Kopuşlar

Kopuş tam da birbirini seven, önemseyen, içlenen; bir vakit beraber yürüyüp anaforda ayrılanlar arasında olur. Edebiyatçıların hayatı içerisinde sadece yazdıkları yoktur. Birbirleri arasında geçen olaylar da edebiyatın bir parçası olarak aktarılagelir. Bizden ve dışarıdan örnekleri vardır. Herkes sevdiği edebiyatçıları biraz da bu yolla tanır, bilir ve tutar.

Böyle bir hikaye 1950’lerin Cezayir’inde de yaşanır. Albert Camus ve Jean Senac uzun yıllar evvelinden tanışan iki edebiyatçıdır. Camus, Senac’a her zaman destek olmuştur. Birbirlerini köken açısından da andıran iki karakterdirler. Her ikisi de Fransız sömürge idaresinin kuvvetli dönemi olan 1900 başlarında, Cezayir’de doğup büyümüştür. İkisinin de anne tarafı İspanyoldur. Senac’ın sonraki tercihinden sebep bu yön daha çok vurgulanır.  Sanki Çingene bir ruhla Fransız idaresiyle özdeşlik kurmuyor ve kendini her koşulda yerli halkın bir parçası addediyordur.

Orta yaşlara geldiklerinde Camus’un ünü yükselir. Camus, Senac’a hem dostluk hem de dayanışma gösterir. Edebiyatı Camus’unki kadar büyük olmayan Senac için bu destek önemlidir. Uzun yıllar böyle süre giden bir bağları oluşur. Ta ki savaş patlayana dek. Savaşlar ve kopuşlar her zaman edebiyatın bir konusu olduğu gibi bizzat edebiyatçının kendi hayatının da bir parçası olabiliyor. Siyasi tercihin en ala ve ölümcül noktasını temsil ettiği için savaş, belki başka hiçbir şeye benzemeyen kopuşlara sebep olageliyor.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954’de patlar. İlk yılları o derece yoğun değildir. Fakat siyasi ve sosyal planda bölünmelere sebep olmaya başlamıştır. Senac tüm Avrupa kökenine rağmen Cezayir’deki Fransız idaresine karşı savaşa kalkışan bağımsızlık hareketinin bir parçası olur. Albert Camus ise her ne kadar insan hakları bağlamında Fransız sömürge idaresini eleştirse de olayın suhuletle çözülmesini diler, isyana destek sunmaz. Senac bunu kabullenmez ve bir zamanlar iyi olduğu ve çok desteğini gördüğü Camus’tan kopar.  Bağımsızlıkçı siyaset onun için katidir. Camus’a küser, bağını kopartır. Bu durum Camus’ün 1960’da Fransa’da trafik kazasında ölümüne değin böyle gider. Aynı istikamete  gittiği için arabasına bindiği yayıncı arkadaşıyla birlikte can vermiştir. Cebinden yaktığı tren bileti çıkar. Mesafeli durduğu, “sonrasında Cezayir n’olur bilemeyiz” dediği bağımsızlığı görmeden ölmüştür.

Cezayir’de savaş kıyasıya büyür, iki sene daha devam ederek 62’de sonlanır. Senac bağımsızlığı yaşamış görmüştür. Bir pişmanlık ve hayal kırıklığı da yaşamaz; Cezayir’de kalmayı tercih eden Avrupa kökenlilerden olur. Hatta 60’ların ortasından itibaren Müslüman-Arap kimliğini baskın kılan yeni devletle de gayet iyidir, bozuşmaz. Ne var ki, onun da dramatik bir sonu olacaktır. 1973’de başkent Cezayir’de, kendi mahallesinde sokak ortasında, gece vakti bir cinayete kurban gider. Olay anlık, basit bir tartışma sonucu gerçekleşen adi bir vaka olarak kayıtlara geçer; öylece kapanır.

Camus ve Senac, edebi dostluk-siyasal kargaşa örneğinde de hayatın bir deneme olduğunu ve iki şeyi aynı anda denememizin mümkün olmadığını gösteren iki eski arkadaş gibidirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir