Türk Siyasal Tarihinin “Üç Hal Kanunu”

Türk Siyasal Tarihinin Üç Hal Yasası, başlığını eğer mümkün olursa birkaç yazıyla ele almaya çalışacağız. “Üç Hal Kanunu” A. Comte’un tarihin yasalarını pozitivist ilkelere göre bulduğu iddiasının artık klişe ifadesidir. Tarihte böyle bir düzenliliğin olup olmadığı artık uzun zamandır naif bir iddiadır. Kimse tarihin yasalarını –en azından bu dönemde- ortaya çıkarma gayretinde değil, hatta böyle bir örüntünün var olup olmadığıyla da ilgilenilmemektedir. Tarih sonsuz ve karmaşık bir olgular yığını mı, yoksa bir ereğe mi sahiptir? Uzun zaman tartışılmış ve bu konuda ciddi bir literatür de oluşmuştur. Bu felsefi tartışmalara girmeye niyetimiz yok ancak şunu ifade edecek olursak; bir alandaki yoğun okumalar ister istemez insanda bir örüntünün var olduğu hissini uyandırmaktadır. Belki akıp giden olgular yığını içinden biz onları tasnif ederken böyle bir yanılsamaya sebep oluyoruzdur. Wittgenstein’in veciz ifadesiyle “dünya olguların bir toplamıdır, şeylerin değil.”

Olgular da bir dil, bir dünya görüşü içinde anlam kazanmaktadır. Girişte bir kaç cümle aşağıda da ayrıntılarını aktarmaya çalışacağımız meselenin özü şudur: Yakın tarih Türk siyasal tarihine baktığımızda önce kısa bir özgürlük ardından da uzun bir istibdat dönemi hâkim olmaktadır. Özgürlük dönemleri çok kısa sürmektedir. Ardından bir hayal kırıklığı ve önceki istibdadı mumla aratacak daha sert bir istibdat dönemi. Kanun-i Esasi hemen ardından Sultan Abdulhamit’in otuz üç yıllık uzun iktidarı. Bayram havasında kutlanan bir II. Meşrutiyet ve hemen ardından gelen İttihat ve Terakki’nin on yıllık tek parti iktidarı. Mütareke dönemi ve sonrasında I. Meclis havası ve sonra yine Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 27 yıllık tek parti dönemi. Bu böyle uzayıp günümüze kadar geliyor. Haklı ya da haksız olması ayrı bir tartışma konusudur. Bizi ilgilendiren bu örüntüdür ya da böyle bir örüntünün gerçekten var olup olmadığıdır. 

Osmanlı geleneksel yönetim şekli 19. yüzyılın başında tabiri caizse şöyle bir yerinden kımıldatıldı ve o günden bu yana taşlar bir daha yerli yerine oturtulamadı. Tanzimat Fermanı bu değişimlerin ilk ciddi hamlesini teşkil etmekteydi. Ordu, maliye, bürokrasi gibi yapılar batılı bir devlet formuna göre yeniden düzenlenmesi amaçlandı. İlk etapta hedeflenen devletin merkezileştirilerek, tahkim edilmesi ve yüksek bir verimlilikte çalışmasını sağlamaktı. Maddi ve teknolojik yeniliklerin alınmasıyla yetinilecekti. Bunu devlet kurumlarının Avrupa kıstaslarına göre yeniden düzenlenmesi takip etti. Çok geçmeden Namık Kemal şahsında simgeleşen Yeni Osmanlılar (Genç Türkler) muhalefeti, muhalefetin yeni araçlarıyla birlikte bir hareket başlattı. Jön Türkler Tanzimat Paşalarını Avrupa’yı körü körüne taklit etmekle suçladılar. Temel ithamları şuydu: Tanzimat paşaları (Reşit, Fuat ve özellikle Ali Paşa) ve devlet ricali, Avrupa’nın anayasal hareketlerini model alacaklarına, Avrupa’nın giyim-kuşam ve tüketim alışkanlıklarını model alarak yozlaşmaya sebep oluyorlardı. II. Mahmut’un başlattığı Batılılaşma hamleleri bu sebeple mecrasından saptırılmış oluyordu. Tanpınar’ın tespitiyle, “Saray, Avrupa saraylarına göre tanzim edilir;… Bu saydığımız şeyler arasında kıyafetin değişmesi ile devlet müesseselerinin Avrupalıca yeniden kurulması bilhassa mühimdi. Bunlar cemiyetin manzarasını, yaşayış tarzını değiştiren, taklid tarzında olsa bile yeni bir zihniyetin ve yeni modaların hayata girmesi neticesini doğuran hareketlerdi. Böylece o zaman kadar çok dar bir sahada yapılması düşünülmüş düzenleme işi birden bire cemiyetin hayatında geniş bir değişiklik haline girer” (Tanpınar, 1988: 69). Tanzimat’la başlayan bu değişimler Osmanlı Devleti’ni modern bir devlet idaresi haline getirmeye yetmedi ancak reformlar geleneksel yapıyı felç etmeye yetmişti. Sonuç olarak işlevsiz bir eski ve amacından çok uzak bir yeni arasında Orhan Okay’ın belirttiği bir “Tanzimat dilemması” hakim olmaya başlamıştı. Bir kültür unsurunu benimsemek değil, sadece beğenmek, eskiden de vazgeçememek, fakat bir terkibe ulaşamamak” (Okay, 1991: 343). Okay’a göre, İşte bu olgu Tanzimat’ın “dilemma”sıdır.

Eski ile yeni arasındaki dengede sarkaç sürekli yeninin lehine bir eğilim gösterecektir.  Namık Kemal ve arkadaşlarının İslami referanslarla harmanladığı Batı kurum ve fikirleri Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza gibi ikinci nesil aydınlar tarafından Batı’nın gülü ve dikeniyle bir bütün olduğu, alınacaksa batının bir bütün olarak alınması gerektiği şeklinde bir yaklaşıma dönüşecekti. Abdullah Cevdet, “dinin ve ûlemanın görüşlerinin materyalist düşünürler karşısında kesin olarak yanlış olduğuna çok uzun bir süre öncesinden karar vermişti (Hanioğlu, 1981: 151).

Tanzimat’ın bu yüzeysel ve alafrangacı değişimi her şekilde ve hemen herkesim tarafından eleştirilecekti. “Bernard Lewis’in deyimiyle, Mahmut’un elinde bulunan adamlar, kendilerine verilen görevleri başarmak için yeterince hazırlıklı değillerdi. Daha da kötüsü, yeni devlet memuriyetinde bozukluğun artması ve yayılması idi. Eski rejimde bozukluk şikâyetleri çok işitilmişti. Yeni rejimde bu şikâyetler daha da arttı. Batı tarzında yaşamanın artan masrafı, devam eden memuriyet ve mülkiyet güvensizliği, reformcu nezaretlerin kronik mali düzensizlikleri ve her şeyin üstünde, geleneksel ahlak standardlarının yerlerine yenisi konmaksızın yıkılması hep birlikte devlet memurlarının kinik “kelbi” ve yiyici olmasına yol açtı. Eski düzende, çoğu kimselerin uymağa çalıştığı, kabul edilmiş bir sosyal bağlılık ve yükümlülükler dizisi vardı. Eski düzenin yıkılmasıyla, bu karmaşık sosyal ilişkiler ve bağlar örtüsü yırtıldı ve onun yerine, yeni memurlar için pek az anlamı olan ve idare ettikleri halk için hiçbir anlamı olmayan, ithal malı ve yabancı müesseselerden kurulu yeni bir takım geçti. İdare edilenler arasında zaten daima bir uçurum vardı. Şimdi Batılılaşmanın gelişmesi, iktidar ve servetin farklarına bir de eğitim ve dünya görüşü, konut ve mefruşat ve hatta yemek ve kıyafet farklarını ekleyince, bu uçurum akıl almaz derecede genişledi” (Lewis, 2007: 104-105).

Lewis’in yukarıda işaret ettiği geleneksel muhalefetin bel kemiğini ulema oluşturmaktaydı. Ulema-yeniçeri ilişkisi de 1826’da Yeniçeri’lerin ortadan kaldırılması ve ardından ulemanın bağımsız konumu, en önemli gelir kaynaklarını oluşturan vakıfların devlet kontrolü altına alınmasıyla zayıflatıldı. İktidar böylece sarayın ve gittikçe artan ölçüde Babıâli’nin elinde yoğunlaştı (Zürcher, 1987: 12). Sonraki reformlarla eğitimin de devlet kontrolüne verilmesi ve hukuk alanındaki reformları da sayacak olursak ulemanın iyiden iyiye devre dışı kalmasına sebep oldu. Mahmut (1784 – 1839) zamanında başlamış olan iktidarın merkezîleştirilmesi II. Mahmut 1826’da “devlet içinde en güçlü devlet” olan Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmıştır (Zürcher, 1987: 12). Zürcher’in devlet içinde devlet dediği özellikle “İstanbul yeniçerileri bir bakıma bir millet meclisine benziyordu; çünkü sık sık hükümdarlarını bakanlarını değiştirmeye mecbur ederlerdi.” Bütün olumsuzluklarına rağmen Yeniçeriler siyasal mekanizmada bir denge unsuru olarak varlığını devam ettiriyordu. Namık Kemal, “Yeniçeriler bile, kaldırılmalarına kadar, “bayağı silahlı bir meclis-i şura-yı ümmet hükmünde idi” (Lewis, 2007: 144) demektedir.

Burada tartışılan bu muhalefet biçiminin ideal olup olmaması değildir. Şerif Mardin’in yöneten–yönetilen ilişkisi olarak adlandırdığı bir “zımni sözleşme”nin varlığıdır (Mardin, 1991: 108). Bu sözleşme Tanzimat’la birlikte yıkılmaya başlamıştır. Bu sözleşmenin bozulmasıyla yerine modern muhalefet araçları da yerleştirilememiştir. Namık Kemal’in başını çektiği Yeni Osmanlılar,  Tanzimat Dönemi’nin bir tür yozlaşma olduğu konusunda hemfikirdirler. Namık Kemal İbret’te şöyle yazar: “Hukuku siyasiye’nin mevzuunu hemen her kitap başka türlü taksimat ile beyan eder. Maamafih müellifler beyninde en ziyade ittifak hasıl olabilen maddeler: ümmetin hakimiyeti, kuvayı hükümetin tefriki, memurların mesuliyeti, hürriyeti şahsiye, müsavat, hürriyeti efkar, hürriyeti metabi, hürriyeti içtima, hakkı tasarruf, haremi büyüt gibi kavaidi külliyeden ibarettir (Namık Kemal’den aktaran, Lewis: 143).

Namık Kemal, 1872 yılında, eşitlik, kamuoyu, basın özgürlüğü, halk egemenliği, kuvvetler ayrılığı, toplanma özgürlüğü gibi kriterleri saymaktadır. Sayılan tüm bu kriterler II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı siyasal ve toplumsal yaşamında yer edinmeye başlayacaktır. Ayrıca Namık Kemal, Osmanlı düşünce dünyasında vatan, millet gibi kavramların da fikir babasıdır. Ancak Tanzimat Paşaları ve elbette Osmanlı yöneticileri Avrupa düşünce dünyasının özü olan bu kavramları bir kenara bırakmış ve yüzeysel bir o kadar da yozlaşmış bir Batı taklitçiliğinin bayraktarlığını yapmaktadırlar.

Dönemin tabiriyle, bu frenk mukallitliği beraberinde çok eleştirilen bir Tanzimatçı tipi ortaya çıkarmıştır. İlk örneklerinden biri Araba Sevdası romanındaki Batılı züppe tipi ile Bihruz Bey’dir. Yanlış Batılılaşmanın örneği Bihruz Bey’i daha sonra pek çok roman ve geç dönemlere kadar da sinema karakterleri takip edecektir. II. Meşrutiyet Dönemi’nde Yakup Kadri’nin Kiralık Konak romanı bu Tanzimatçı tipinin ölüm ilanı olacaktır. Tanzimat’la özdeşleşen konağının içinde yine Tanzimat Dönemi Paşası olan Naim Efendi yalnızlık içinde ölecektir. Bu yozlaşmış yapı içindekilerle beraber yıkılırken, Hakkı Celis adında milliyetçi, vatanperver bir tipin ortaya çıktığına tanık olacağız.

Tanzimat bürokrasisi, yöneticileri, bir vatan ve millet sevgisinden mahrumdur. Devleti bir şirket gibi idare ediyorlardır. Bu şirket benzetmesi bir Osmanlı tebaası mebusun sözleridir. “Priştine Meb’usu Hasan, Tanzimat gazetesinde yazdığı İttihad-ı Anasır ve İttihad-ı Anasıra Darbeler başlıklı iki makalede şu fikri savunmuştur: “Evvel beevvel bütün manasisiyle takdir edilmelidir ki, bu memleket müşterekül menfa bir anonim şirketinden başka bir şey değildir. Bu memleket hem Türk, hem Arnavut ve hem de diğer akvamın mütesavi hisselerle sahip oldukları bir şirkettir. Kimsenin kimseye bir hakk-ı rüçhanı yoktur ve olamaz”. Aynı sözleri Mebusan Meclisi’nde de söylemiştir” (Tunaya, 1988: 542). Bu benzetmeden daha ünlü olanı ise; Osmanlı başka bir tebaasının Mebusu olan ‘Boşo Efendi’ye atfen söylenen “Osmanlı Bankası kadar Türküm” sözüdür.

Romanlar üzerinden bir analiz yapılacak olursa Tanzimat’ı (I.Meşrutiyet’i) Bihruz Bey; II. Meşrutiyet’i de Hakkı Celis tipi temsil etmektedir denilebilir. “Osmanlı kafasını temsil eden Naim Efendi’nin ve Batılılaşmış zümreyi temsil eden diğerlerinin ortak bir kusuru, ulus ve yurt sevgisinden yoksun, kendi kişisel sorunlarıyla meşgul, yanlış değerlere saplanmış kişiler olmalarıdır. Hakkı Celis, eski ve yeni bu iki dünyayı değerlendirecek kadar bilinçlendiği zaman “bu Seniha’lardan, Faik Bey’lerden; Naim Efendi’lerden, Sekine Hanım’lardan müteşekkil bu karışık ve çürümüş alemin”, geleceğin Türkiye’sinde yeri olmadığını anlar (Moran, 1999: 147).

Osmanlı Devleti klasik bir orta çağ devletiydi şu farkla, belki çağının en iyisiydi. Modern dönemlerde ise devlet mekanizması tamamen değişmişti. Devletin tebaalarını bir araya getiren şartlar uzun zamandır değişmekteydi. İnsanları bir arada tutan vatan ve millet sevgisi gibi olgular devredeydi. Düzenli ordular zorunlu askerlik esası üzerine kurulmakta, merkezi yapı güçlenmekte, vergi aracısız bir şekilde toplanmaktaydı. Sınırlar çizilmiş ticaret ve güvenlik sıkı bir denetlemeye tabi tutulmuştur. Kanunlar halkı devlet gücü karşısında ayrıcalıksız kılmış, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi sloganlar ayrıcalık sahiplerini ortadan kaldırmıştı. Halk yönetime katılmaya başlamış, gazete ve diğer iletişim araçları ve de ulaşım araçları devletin halk üzerindeki kontrolünü artırmıştı. Buna bağlı olarak halk da yönetimde söz sahibi olmaya başlamıştı (Tilly, 1995: 59). Tüm bu birik ve beraberliğe ruh veren anahtar kavramlar ise vatan ve millet” kavramlarıdır. Hâlbuki vatan ve millet kavramı bu tarihlerde henüz Osmanlılar için bir anlam ifade etmiyor ama Osmanlıcılık ile inşa edilmeye de çalışılıyordu. 

Tanzimat Dönemi, bir muhalefet biçiminin ortadan kaldırılması ve devletin denetlenemez bir hale gelişinin sürecidir. Devlet mekanizmasının gücü saraydan Bab-ı Ali’ye, başka bir ifadeyle Sultandan Paşalara geçmiştir. Paşalar artık –geleneksel denetleme kurumlarının yıkılması ve yeni denetleme mekanizmalarının aydınların tutuklanması veya sürgün edilmesi sonucu- kimseye hesap vermek zorunda değillerdir. Ancak bu dönemden itibaren yeni bir yapının egemen olmaya başladığına tanık olmaktayız. Taht oyunlarına girişen paşalar İstanbul’daki büyük devletlerin sefaretlerine yaslanmaya başlamışlarıdır. Hamit Bozarslan’ın 19. Yy. Osmanlı Devleti için Vindex’ten aktarımıyla ifade edilecek olursak: “Türkiye, Avrupa’nın yönetmeyi reddettiği ama kendi kendini yönetmesini de engellediği bir tür Avrupa vilayeti” (Bozarslan: 177) olmuştu.

Nüktedanlığıyla tanınan, Tanzimat’ın son kudretli paşalarından Fuat Paşa sefaretlerin bu desteğini kendisine has üslubuyla “papuçcu muştası” olarak tanımlar.  Artık en büyük güç, İngiltere ve Fransa’nın etkin desteği sayesinde, Tanzimat’ın Fransızca bilen Tercüme Odasından yetişmiş hariciyeci Paşalarının eline geçti. Bu Tanzimat Paşalarının ileri gelenleri, daha çok İngiliz desteğine sahip olan Mustafa Reşit Paşa ve daha çok Fransız desteğine sahip olan Ali ve Fuat Paşalardır. Fuat Paşa, durumlarını şöyle anlatmıştır: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hâsıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuçcu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir” (Akşin, 1980: 7-8). Artık Bab-ı Ali’yi büyük devletlerin sefaretleri kontrol etmeye başlamıştır. Sadrazamlar onlar tarafından atanmaktadır. Padişah bu dengeler içinde bir onaylama makamı görevi görmektedir. Reşit Paşa İngiliz, Ali ve Fuat Paşalar Fransız, Nedim Paşa Rus yanlısıdır (Nedim Paşa’nın lakabı Nedimov’tur). Ali Paşa, keyfi isteklerinin hepsini geri çevirerek, Sultan Abdülaziz’i bir hayli öfkelendirmiş. O huzurundan çıktıktan sonra, Padişahın: “Hey Allah’ım şu sıska herifi gebertip başımdan almadın,” yollu sızlandığını gören mabeyncilerden biri -kendisine yaranmak için olmalı- “Efendimiz, bu kadar üzülmeye ne hacet? Azledersiniz, olur biter,” demiş, “Senin kadar aklım yok mu? Onu azledip de yerine kimi getireyim? Sonra Avrupa devletlerine karşı bu azil için nasıl haklı bir gerekçe göstereyim?” dediği rivayet edilir (Ebuziyya Tevfik, 2006: 406). Yine İngiliz yanlısı politikacı olan Reşit Paşa’nın elinden çok çeken Abdülmecit’in kafasını duvarlara vurduğu “Allah’ım beni bu adamın elinden kurtar” dediği rivayet edilir.

Tekrar etme pahasına ifade edecek olursak Tanzimat Dönemi, geleneksel yapıyı yıkmış ve yerine yeniyi inşa edememiştir. Böylece siyasal kanalların bir şekilde tıkanmasına sebep olmuştur. Ancak her şeye rağmen 1876’da Kanun-i Esasi’nin ilanıyla süreç tamamlanmıştır. Kanun-i esasi ile birlikte Osmanlı Sultanının yetkileri ilk kez farklı bir şekilde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın tarihteki adı meşrutiyettir. Avrupa’nın parlamenter yapısıyla kıyaslanamayacak şekilde olsa da Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi’nin kurulması ve seçimlerin yapılmasıyla birlikte yeni bir safha başlamıştır.

Sultan Abdulhamit 93 harbi olarak bilinen 1878 Rus savaşının hezimeti ardından, Kanun-i Esasi’nin hiçbir derde deva olmadığı gerekçesiyle, yedi sekiz ayda ancak birkaç kez toplanan meclisi, kapatmasa da tatil etmiştir. Bu tatil 1908 yılına kadar sürecektir. Otuz yıllık süre zarfında Osmanlı saraydan idare edilmeye başlanmıştır. Ancak Tanzimat reformları her ne olursa olsun devleti yeni bir yapıya kavuşturmuştur. Bu tek başına Tanzimat reformlarının sonucu değildir. Yeni özgürlükçü düşünceler, Fransız ihtilali sonucu gelişen milliyetçi hareketler, aynı zamanda değişen ve gelişen iletişim ve ulaşım teknolojisi, kapitalist ekonomik sistemin ortaya çıkardığı yeni sınıflar, devleti klasik tarzda idare etmeyi imkânsız bir hale getirmiştir.

Klasik sistemin işleyişi “millet sistemi” esasına dayanmaktadır. Bu sistemde Osmanlı himayesinde yaşayanlar din ve mezhep esasına göre tanımlanmaktadırlar. Ortodoks, Katolik, Protestan Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar gibi. Müslümanlar tek grup halinde “milleti hâkimedir.” Gayri Müslimler kendi cemaat yapıları içinde kendi hukuklarıyla yönetilmektedirler. Özel durumlarda isteyen olursa şeriata başvurma hakları da mevcuttur. Ortodoks ve Katolik kiliseler vatandaşlarından sorumludur. Bu klasik sistem Osmanlı’nın modern öncesi dönemlerinde gücünün de kaynağını oluşturmaktadır. 1553 yılında Osmanlı’yı ziyaret eden bir seyyahın tespitiyle “Türkler kimseyi Türk hayat tarzını benimsemeye zorlamıyor, bütün Hıristiyanlara kendi kanunlarına göre yaşama hakkı tanınıyor. Türklerin gücünün kaynağını tam da bu tutumda aramak gerekir. Bir ülkeyi fethedince, o ülkede yaşayanların kendilerine itaat etmeleriyle yetiniyorlar. Vergileri topladıkları sürece, insanların ne yaptıklarıyla ilgilenmiyorlar (Piers’ten Aktaran Bozarslan: Bozarslan, 37). 

Bu millet sistemi içinde yer alan milletler de hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Örneğin Ortodoks kilisesi Yahudilerden daha üstündür. 19. Yüzyıldaki milliyetçi gelişmelerle birlikte bu cemaatlerin tebaaları kendi denetimlerinden çıkmaya başlamışlardı. Bu milletler kapitülasyonların sağladığı avantajlarla Osmanlı tebaası oldukları halde konsolosluklar vasıtasıyla büyük devletlerin vatandaşlık haklarından yararlanmaya başlamışlar ve bu sayede gittikçe hem zenginleşmiş hem de bir tür dokunmazlık elde etmişlerdir. Orta sınıfların yükselmesiyle birlikte aydınlar, öğretmenler ve burjuva sınıfı dini önderlerden daha çok söz sahibi olmaya başlamıştı.  Bu yeni sınıfların etkisiyle dini önderler cemaatleri üzerinde kontrolü kaybetmeye başlamışlardır. Yasal olarak hak sahibi olmalarına rağmen, Cemaat önderlerinin denetleyemediği, devletin de kapitülasyonlar sebebiyle hesap soramadığı tuhaf bir durum ortaya çıkmıştır. Yukarıda değindiğimiz üzere Müslümanlar da 19. Yüzyılın başında geleneksel muhalefet kanallarından mahrum kalmışlardı. İşte özetle aktarmaya çalıştığımız bu tıkanıklık Osmanlı devlet aygıtını biçimsel bir hale sokmuştu. Devlet mekanizması şeklen var ama hükmen işlevsizdi diyebiliriz.

Sultan Abdulhamit iktidarı süresince bu yapıyı kontrol etmeye çalışmıştır. Onlarca etnik yapı, siyasal katılımdan yoksun ve meşru muhalefet etme imkânından mahrum bir şekilde bir arada tutulmaya çabalanmıştır. Bu kısmın altını tekrar çizmemiz gerekir. Var olan eski yapı –patrikhaneler gibi- denetleme ve ifade etme aracı olarak bu kesimler üzerinde meşruiyetini büyük oranda kaybetmiştir. Milliyetçilik akımları Osmanlı yönetimince olduğu kadar –iktidarlarını kaybettikleri için- bunlarda da hoşnutsuzluğa yol açmıştır. Cemaatlerin eşitliği fikri geleneksel liderler tarafından da olumlu karşılanmamıştır. Örneğin Islahat Fermanı (1856), gayri Müslimlere hukuki eşitlik getirmek için ilan edilmiştir. Ancak bu eşitlik en başta gayri Müslim cemaatler içinde ayrıcalıklı konumda olanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştır. “Gülhane Hattının okunmasında hazır bulunan Rum patriği, Gülhane Hattı okunup da kırmızı atlastan yapılmış keseye konunca “inşallah bir daha bu keseden dışarı çıkmaz” sözüyle hoşnutsuzluğunu göstermişti” (Karal, 1995a: 187).

İslam’da saltanat meselesine ulemanın yaklaşımı bahsini daha sonra ele almaya çalışacağız. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyecek olursak ulema meşrutiyet fikrine karşı baştan beri çok olumsuz yaklaşmamıştır. Yeni Osmanlılar hareketi 19. Yüzyılın sonlarına doğru 1889 yılında yeni bir örgütün İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla farklı bir evreye girmiştir. Temel problemler ise bir önceki dönemden kalmış ve henüz bir çözüm üretilememiştir. Bu sorunlar 19. Yüzyılda sosyolojinin de çözüm aradığı ya da cevap aradığı sorulardır. İnsanları bir arada tutan şey nedir? Klasik dönemde bu işlevi din ve dine bağlı olarak ahlak yerine getiriyor iken şimdilerde bu işlevi yerine getirecek nedir? Osmanlılar uzun zaman önce “Osmanlıcılık” fikrine sarılmıştı. Bu fikir İttihat ve Terakki tarafından da 1913 yılına kadar savunulacaktır. Bu konuları İttihat ve Terakki yazısında ele almaya çalışacağız. İttihat ve Terakki Partisi 1889 yılında kurulduğunda bu soruna bir çözüm bulma çabasındaydı.

Kaynaklar:

AKŞİN, Sina, (1980) “100 Soruda Jön türkler ve İttihat Terakki” Gerçek Yayın evi, I. Basım, İstanbul

EBUZZİYA, Tevfik (2006), Yeni Osmanlılar,1.Baskı Günümüz Tütkçe’sine Uyarlayan, Şemsettin Kutlu, Pegasus Yayınları, İstanbul

HANİOĞLU, Şükrü, (1981) “Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi” Üç Dal Neşriyat, İstanbul

KARAL, E. Ziya (1995)a, Osmanlı Tarihi, Cilt V, 7.Baskı, TTK Yayınları, Ankara

LEWİS, Bernard (2007), Modern Türkiye’nin Doğuşu, 10.Baskı, Çev. Metin Kıratlı, TTK Yayınları, Ankara

MARDİN, Şerif (1991), Türk Modernleşmesi, Derleyenler, M. Türköne; T.Önder, İletişim Yayınları, İstanbul 

MORAN, Berna,(1999) “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, Ahmet Mithat’tan A.H.Tanpınar’a” İletişim Yayınları, 8. Baskı, İstanbul

OKAY, Orhan (1991), Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Mithat Efendi, 2.Baskı, MEB. Yayınları, İstanbul

TANPINAR, A.Hamdi (1988), 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 7.Baskı, Çağlayan Kitabevi, İstanbul

TİLLY, Charles (1995). “Avrupa’da Devrimler, 1492-1992” Çev. Özden Arıkan, Afa Yayıncılık, İstanbul

TUNAYA, T.Zafer (1988) “Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt I, İkinci Meşrutiyet Dönemi”, Hürriyet Vakfı Yayınları, II. Baskı, İstanbul.

ZÜRCHER, E.Jan (1987). “Milli Mücadelede İttihatçılık” Çev. Nüzhet Salihoğlu, Bağlam yayınları, 1. Basım, İstanbul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir