Din ve modernleşme çatıştı mı?

Habertürk televizyonunda yayınlanan “Büyük Sorular” isimli programa konuk olan Prof. Dr. İsmail Kara, Batı’da modernlik ile dinin birlikte yürümediğini, ekonomik, siyasi ve düşünsel ilerleme adına gerçekleştirilen reformların modernliğin lehine sonuçlar verdiğini ve dinin büyük bir gerileme yaşadığını dile getirirken, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de de buna benzer tartışmalar olduğunu hatırlattı. Cumhuriyet elitleri, “Dinin terakkiye mani olacağını” söylüyorlardı. Batı, din ile arasına mesafe koymuş, laiklik sayesinde “yüklerinden kurtularak” ayağa kalkmıştı. Türkiye’nin modern bir ülke olabilmesinin yolunun da bu süreçleri tatbikinden geçtiği belirtilmişti. Batıcıların bu yaklaşımına karşı İslamcı aydınlar ilerleme için dinin bir sorun teşkil etmeyeceğine dair yazılar kaleme almıştı. Hulasa Batıcı aydınlar modernleşmek için laiklik gerekir derken, İslamcılar ise gelişmek için dinden uzaklaşmaya gerek yok diyorlardı. Bu tartışma Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek ulaştı. Kara, katıldığı programda bu tartışmaya bir itirazda bulunarak, sanılanın aksine Türkiye’de din ile modernleşme arasında bir sorun olmadığını iddia etti.

Peki yaşanan süreçleri incelediğimizde ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? Yakın tarihimize baktığımızda dini anlayış ve yaşantının birtakım krizler yaşadığını görüyoruz. Benzer krizler modernleşme süreçleri için de geçerli. Tam anlamıyla ne dini hayat geriliyor ne de modernleşme süreçleri inkıtaya uğruyor. Dönem dönem dini anlayış ve yaşantının etki ve görünürlüğü artarken modernliğin açılım sağlayamadığı -ya da tersi- durumdan söz edebiliyoruz. İmam Hatip okullarının sayısının arttığı dönemlerde Türkiye’de dini hayatın etkisi artıyor denilirken bu durum modernleşmenin her alanda -yayılarak- kendini göstermesini engellemiyordu.1923-2018 arasında modernleşme hamleleri sürerken dini hayatın da etkisini sürdürdüğünü rahatlıkla ifade edebiliriz.

16 yıllık muhafazakar iktidar döneminde seküler kesimler, dindarlığın toplumda her geçen gün daha fazla hissedildiğini dile getiriyorlar. Öyle ki, Türkiye’de laik-seküler çevrelerin bir kısmının, siyasi iktidara dönük eleştirilerini bu gündelik hayat pratikleri üzerine bina ettikleri görülüyor. Bu çevrelerin hissiyatlarına tercüman olan iletişim mecralarında bu tarz eleştiriler çokça yer almakta. Gazete, televizyon ya da dergilerin yanında özellikle sosyal medya aracılığıyla bu tepkilerin düzeyini görebiliyoruz: Cuma namazına gidenlerin sayısının çoğalmasını, kamu kurumlarında selamunaleykum diyerek bir yere girilmesini, Cami ve Kur’an Kurslarının artmasını, siyer derslerini, başörtülü milletvekili ve bakanları, iş dünyasındaki muhafazakarları, Hacca giden sanatçıları, Umre yolcusu sporcuları, uçaktaki başörtülü hostesi, namaz kılan yöneticileri dindarlığın yükselişi olarak gören perspektif. Bunun karşısında ise muhafazakar iktidar döneminde dindarların “aşırı şekilde” modernleştiğini ifadelendiren tepkisel İslamcılar.

İslami çevrelerden yapılan bu itirazlar, dindarların geçmişe oranla büyük bir dönüşüm geçirdiğini, bunun dinden uzaklaşma anlamına geldiğini belirtiyor. Dindarların pahalı kıyafetler giymeleri, başörtülü kızların renkli kıyafet tercihleri, lüks konut ve araçlar, ekonomiyi paylaşmaktan çok çoğaltmaya dönük çabalar, farklı toplumsal kesimlerin dertleriyle yeterince ilgilenmeme, yurtdışı ve 5 yıldızlı otel tatilleri, aşırı israf, gösteriş gibi gerekçeler muhafazakarlara dönük eleştiriler olarak göze çarpıyor. Seküler kesimin Türkiye’nin dindarlaşması olarak gördüğü, kendi hayatlarına dönük bir alan daralması olarak alımladığı gelişmelerin, İslami camia tarafından dindarların sekülerleşmesi olarak okunması oldukça manidardır.

Tam bu noktada Kara’nın, din ile modernleşmenin birlikte ilerlediği yönündeki tespitini hatırlamalıyız. Cumhuriyet elitleri Türkiye’nin din ile modernleşemeyeceğine inanmışlardı. Fakat gelişmelerin bu inancı doğrulamadığı ortada. Türkiye’de dindarlar modernleşmenin engelleyicisi olmaktan ziyade taşıyıcısı olarak ifade edilse yeridir. Menderes, Özal ve Erdoğan dönemlerinde ülkenin yaşadığı toplumsal değişim, ekonomik kararlar, sermaye hareketliliği, büyük projeler buna örnek gösterilebilir. Katı ideolojik tutumlar çoğu zaman gerçeği görmemize engel olabiliyor. Dini cemaatlerin modernleşmeye karşı olduğuna ilişkin genel kanaat de böylesi bir duruma tekabül etmekte. Çünkü Türkiye’deki başta sufi çevreler olmak üzere İslami grupların büyük bir kısmının kendilerini mutlak manada modernliğin karşısında konumlandırmadıkları görülmektedir. Lafzi manada modernlikle mesafeli olduklarını belirten bu gruplar, gündelik hayatın içerisinde modernliği benimseyen bir tutum içerisinde olmaktan “kaçınamamışlardır”.

Tasavvuf ekolleri genç ihvanlarının teknik bölümleri okumalarını teşvik ediyor, cemaat liderleri vaazlarında mühendis olup, ülkeye hizmet etmenin ne kadar faziletli bir iş olduğunu anlatıyorlardı.

Nakşi geleneğe bağlı cemaatler ticarete, tüccarlığa, ekonomiye, mühendisliğe çok önem vermişlerdir. Nakşibendiliğin bu coğrafyadaki önemli merkezlerinden biri olan Gümüşhanevi Dergahı bu açıdan çok sembolik bir öneme sahiptir. Bu dergahın şeyhlerinden Mehmet Zahit Kotku’nun talebeleri arasında yer alan muhafazakar siyasetin kurucu ismi Necmettin Erbakan, uluslararası tecrübesi de olan iyi yetişmiş bir mühendis olarak bilinir. Erbakan’ın arkadaşlarıyla birlikte kurduğu ve sanayi için önemli bir aşama olarak görülen Gümüş Motor Fabrikasının adı Gümüşhanevi Dergâhından gelmektedir. Milli Görüş hareketinin kurucusu Prof. Dr. Necmettin Erbakan, miting meydanlarında, partili sunucusu tarafından “ağır sanayi hamlesinin mimarı” olarak takdim edilirdi. Osmanlı yıkılmış, Batı ilerlemişti. Tarih sahnesinde yeniden yer almanın formülü belliydi; Her alanda daha fazla üretmek! Bunun için de daha fazla çalışmak gerekiyordu. Zaten çalışmak ibadet olarak görülüyordu.

Sonuç olarak din-modernleşme ilişkisinin, Türkiye’de çatışmadan çok “birlikte” hareket edilen bir alanı temsil ettiği görülmekte. İsmail Kara’nın Türkiye’de din ve modernleşmenin uzlaşmadığı iddiasına karşı çıkması bu açıdan önem arz etmektedir.

Türkiye’de aydınlar yaklaşık 100 yıldır bu sorun etrafında yazıp çizerken bu tartışma aynı zamanda toplumsal bir gerilim alanını da beslemektedir. Kara’nın ortaya koyduğu şekliyle belki bu konu üzerine daha soğukkanlı durulabilirse, tarihsel sürecin bu iddiayı yanlışladığı anlaşılabilir. Kara, sürecin Batı’dakinden farklı şekilde ilerlemesinde Sünni paradigmanın büyük ölçüde etkili olduğunun da altını çizmişti.

Türkiye’de modernleşmenin Batı’da olduğu gibi dine karşı ya da dine rağmen değil dinle birlikte, dindarlar eliyle de gerçekleştiğini söylemek çok da iddialı olmasa gerek. Bu durum, dindarların bilinçli bir tercihiyle mi, yoksa bir zorunluluk olarak mı gerçekleşti, o da ayrı bir tartışmanın konusunu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir