Büyük Devletlerin Özgürlüğü

Kürdistan referandumu sebebiyle tekrar gündeme gelen ulusların kendi kaderini tayin hakkı 20. yüzyılın başında kitabi çerçevede bir hak olarak ortaya kondu ve bugünlere geldi. Peşpeşe hem liberalizm hem sosyalizm birbirinden geri kalmamacasına ilkenin önünü açtı. Amerikan liberalizminde ve Sovyet sosyalizminde o günkü liderlerin eliyle bir siyasal hak ve kart olarak şekillendi: Wilson ve Lenin. İki büyük ideolojinin aralarındaki rekabette geri kalmamak istememesi böyle bir tablo ortaya çıkardı. Genel bir idealden ziyade somut kazanç idealinin öne çıktığı bir reel-politik gibiydi. Çünkü pratik böyle işlemişti.

İlk andan itibaren fiiliyatta ulusların kendi kaderini tayin hakkı, karşı cepheyi zorlayan-coğrafi olarak uzak olan ulusların kendi kaderini tayin hakkı olarak ele alındı. Tersi durumlarda ilke yok sayıldı. Liberalizmdeki örneğinde bizzat ilkenin babası Wilson döneminde ABD Meksika’daki hükümete karıştı. Sebep olarak anarşi ve kaos dedi. Ki değil kendi kaderini tayin hakkına yol alma, zaten buna sahip bir ülke mevzubahistir. Bağımsız bir ülkenin kaosuna anarşisine karışma söz konusudur. On yıllarca parça parça toprak kopardığı komşusu Meksika olunca ABD durmadı, modern sınırlar çizildikten sonra üstüne tankla tüfekle iç işlerine karıştı. Sovyetlerde ise benzer durum Baltık ülkelerinin alınmasında yaşanır. Ortada gidip-gelen ülkeler, devrim adına SSCB’ce alınır, bırakılmaz. Sovyet düzeni yerleştikçe kendi kaderini tayin hakkını millet bazında gündeme getirmek karalanır. Bunun adı sol lügatta azınlık milliyetçiliği olur.
Burada daha zekice davranan gene liberalizm olmuştur. Her ne yaparsa yapsın bir seferliğine mecburiyetten yapmış imajı verir. Sosyalizm ise tanımlama-yargılama sevdasıyla azınlık milliyetçiliği diyerek kendini özgürlük-karşıtı imaja sürükler, ulusların kendi kaderini tayin hakkını kendi vazedip kendi ilga etmiş sayılır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir