Adam Kirsch – Eichmann Bosna’da

Hırvat romancı Slavenka Drakulić 1999’da eski Yugoslavya’da işlenen savaş suçlarına ilişkin davaları izlemek için Den Haag’ı ziyaret etmişti. Sanıklar arasından Goran Jelisić, bilhassa “güvenilebilecek bir adam” görüntüsüyle dikkatini çekmişti. “Temiz yüzü, cıvıl cıvıl gözleri ve kocaman gülümsemesiyle” Goran Jelisić’i, kızının arkadaşlarından birine benzetmişti. Den Haag’daki tanıkların ekseriyeti Goran Jelisić’e dair benzer izlenimlere sahipti. Hatta birçok Müslüman mahkemeye, Goran Jelisić’in ihtiyar bir Müslüman komşusuna bomba patlaması sonucu paramparça olmuş pencerelerinin tamirine yardım ettiğini ve başka bir Müslüman’ın ailesiyle birlikte Bosna’dan kaçmasını sağladığını anlatmıştı. Ne var ki Goran Jelisić’i yedi yıl öncesinden yani Luka kampındaki gardiyanlık günlerinden tanıyan Bosnalı Müslümanlar’ın anlattığı hikayeler çok farklıydı. 1992 senesinde on sekiz günlük bir süre içinde bizzat Goran Jelisić’in yüzden fazla mahkumu öldürdüğüne tanıklık ettiler. Drakulić’in yazdıklarına göre, kurbanlarını rastgele seçiyordu: “birine diz çökmesini ve başını yol kenarındaki metal drenaj ızgarasının üzerine yerleştirmesini istiyordu. Sonra da başının arkasından susturuculu silahıyla iki el ateş ediyordu.” Kendini “Hitler ilk Adolf’tu, ben ikincisiyim” sözleriyle takdim etmeyi severdi. Kırk yıla mahkum edildi.

Drakulić’in hayali karakterler yaratma hususundaki tecrübesi, Goran Jelisić’in görünürdeki normalliği ve hatta nezaketiyle iyice anlaşılmaz hale gelen bu türden bir kafa yapısını anlamaya yardımcı olamıyordu. “Savaş suçlularının sıradan insanlar olabileceğini düşündükçe, insan daha fazla korkuyor” diye yazıyor Drakulić. Drakulić’in burada keşfettiği, Hannah Arendt’in kırk sene önce Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki duruşmasıyla ilgili olarak “kötülüğün dili ve düşünceyi aciz bırakan sıradanlığı” diye adlandırdığı şeydi. Drakulić kitabının adını “Karıncayı Bile İncitmezler” koymuştu. Tabir Arendt’ten geliyordu. Arendt’e göre herhangi bir Nazi görevlisi “yaptıklarını kişisel temayülden değil de mesleki gereklilikten yaptığı için kendisini katil olarak görmüyordu. Kendi isteğiyle bir karıncayı bile incitmezlerdi.” Arendt’in kavramı o denli meşhur oldu ki, ilk kullandığında kopardığı kıyamet çabuk unutuldu. Birçok okur bunu Nazileri önemsizleştirmek olarak gördü ve karşı çıktı. “İnsanın hiçbir sıradan hali böylesine büyük bir kötülük yapamaz” diye yazıyordu bir eleştirmen. Yine de Arendt’in muhalifleri bile bugün siyasi kötülük üzerine düşüncemiz üzerindeki etkisini kabul ediyor. Sıradan insanlar bir anda kitleleri katledebilecek insanlara dönüştürülebildiği sürece Hannah Arendt’in dünyasında yaşıyoruz demektir.

1975 senesinde 69 yaşında vefat ettiği güne kıyasla, bugün Arendt’in hem ilmi profili hem de popüler imajı çok daha yüksek. Son birkaç yılda Arendt’in kitapları 1940’larda editörü olarak çalıştığı Schocken Kitap’tan çıktı. Dünyanın her bir köşesinden ilim insanları “Arendt ve uluslararası ilişkiler”, “Arendt ve insan hakları” ve “Arendt ve Yahudi meselesi” gibi alanlarda yapılan bir yığın çalışmayla uğraşıyorlar. Yirmibirinci yüzyılın getirdiği ikilemler karşısında rehberliğine bu kadar başvurulan başka bir yirminci yüzyıl düşünürü var mıdır, bilmiyorum.

Adam Kirsch – The New Yorker; Ocak 12, 2009 Sayısı – Yazının tamamı için.
İngilizceden Çeviren: Ömer Faruk Peksöz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir