“Çerçeveyi kaldırmayı denemeliyiz”

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gemuhluoğlu, Türkiye’de sanatın güncel durumunun  ‘ideoloji’ dışında birleştirici bir kavram etrafında toplanamadığını düşünüyor. Felsefenin sadece sinemaya değil sanatın tamamına ve hatta dini alanlara da ‘ilgisizleştiğini’ söyleyen Gemuhluoğlu, bu ilişkinin zayıflamasına rağmen çağdaş filozoflar eliyle devam ettiğini de belirtiyor… 

Sanat-Felsefe, Sanat-düşünce, felsefe-güzel, güzel-estetik kavramlarını hızlıca zikredip, bir çerçeve çizmek istiyorum. Bu çerçeve içerisinde biz nereye düşüyoruz? Bugün içinde bulunduğumuz mekan ve an itibariyle bizim için güzel olan ne ve bizim güzelle olan ilişkimiz ne düzeyde?

Çerçeve çok geniş olduğu için “biz”i de bu genişlik içinde düşünerek cevap vereyim. Öncelikle günümüz sanatının merkezi ya da konusu “güzel” değil; sanat, sanatçı veya eser bazında olsun daha çok gerçeklik ve ona bağlı meselelerle alakalı. Sanatçı merkezde olduğunda özne ve onun gerçekliği kurması yahut belirlemesiyle ilgiliyken eser söz konusu olduğunda da gerçekliğin kendisinin temaşa edilebileceği bir “dünya” söz konusudur. Bu haliyle zaten sanat, praxisden çok teori ile anlaşılabilir görünüyor. Ve elbette bu theorianın/temâşânın sahnesini kuran ve oluşturan sanat-kültür endüstrisi de halen temel belirleyici.

“Biz”i ülkemiz açısından düşündüğümüzde daha karışık bir durum söz konusu, bir tarafta bienaller ve karşı-bienaller, diğer tarafta sanat olarak tanınmaya ve adlandırılmaya can atan “geleneksel sanat”lar alanı ve diğer tarafta “sanata doymayı” vaat eden belediye kültür faaliyetleri. Bütün bunları birleştirmesi beklenecek kavram yine “güzel” değil, hatta batı düşüncesi tarihinde sanatla birlikte düşünülebilecek diğer iki kavram yani “deneyim” ve “hakikat” de değil; –elbette kelimenin etimolojisini de dikkate alarak- sadece “ideoloji”.

Bir taraftan da bu söylediklerim “eski güzel günlere” ağıt olarak anlaşılmasın diye doğrudan sorunuzun kendisine yönelmek isterim, yani çerçeveye 🙂 bir çerçeve çizdiğinizde yahut bir şeyleri çerçevelediğinizde tam da Heidegger’in diyebileceği gibi neyin resmin bir parçası olarak görülebileceğini ve elbette nelerin dışarıda bırakılacağını da belirlemiş olursunuz: çerçeveleyerek “zorla açığa çıkarma”. Yani, en baştan çizdiğiniz çerçeveyi kaldırmayı denemeliyiz belki de, sanat söz konusu olduğunda, konuşmanın en imkânsız olduğu yerde bir imkan doğabilir.


Teknolojinin ilerlemesi sanatı nasıl etkiliyor, ayrıca bizim sanatla olan ilişkimizi…

Elbette yine hemen Heidegger’in sanat-hakikat ilişkisi bağlamında düşünebileceğimiz teknoloji eleştirisi geliyor aklımıza. Bu eleştirinin halen ciddiyetini ve önemini koruduğunu ve az önce söylediklerimle olan ilişkisinin hayati olduğunu düşünüyorum. Yani günümüz sanatı, teknolojik-bilimsel çerçeveyle kurulmuş bir dünyada kültür ticaretinin tüketim ürünlerinden biridir. Dahası sanat eserleri teknoloji tarafından belirlendiği için sanat eserleri de insanın günlük hayatı, doğayla, tarihle veya birbirleriyle kurduğu ilişkilerden çıkmaz aksine onları belirlemeye çalışır, belirler, -en tuhaf karşılığı sürekli gündemde değil mi, kendisini “sanatçı” olarak görenler sürekli bize ahlak dersi vermeye çalışıyor-

Yine de sanatın halen –yukarıdaki örneğin aksine bu defa da üniversite veya gündelik siyasetin temellükündeki- söylemsel iktidarı belirleyen bir gücü var ve teknolojinin bu gücü ilk bakışta artıran ancak temelde de sarsan bir tarafı var ve bunu önemsiyorum. Gücün kaybolduğu yerde sanatın da felsefenin de unutulmuş ortak kökeni yani “kendini/nefsini bilme”nin yeni bir umudu yeşerebilir.

Biz neden film izliyoruz? Hatta soruyu biraz daha özelleştirirsek siz neden film izliyorsunuz?

Gerçekten halen film izliyor muyuz, belki de sorulması gereken bu. Zira artık çoğumuz kitap okur gibi evimizde film izliyoruz. Sinema, başlangıcında şehre ait bir olguydu, tıpkı sanat ve felsefe gibi. Festivaller bunu ritüel haline getirerek kısmen sağlasa da bütün şehri ve o şehrin insanlarını temsil edecek bir güçten yoksunlar. O zemin, televizyon ve internetle oluşabiliyor artık. Dolayısıyla da filmden ziyade dizi-filmlerle.

Neden film izliyoruz? Muhtemelen öncelikle insanoğlunun anlatılara, hikayelere ve onlar yoluyla verilen cevaplara katılma isteğinden. Bu anlamda mitlerden bir farkı yok, “ne var, ne yok, nasıl oldu, neden oldu”ya verilen cevaplar bunlar. Sinemayı anlatı ve hikâyeden değil resimden yola çıkarak imge üzerinden kuran Avrupa sineması ise daha çok soru sormayı esas alarak felsefeye yaklaştı ve bu haliyle varlık, bilgi, ahlak ve siyaseti içerecek şekilde, modern anlamda “tecrübe”nin yerini aldı. Yine de bu iki uzlaşmaz hattı bir-araya getiren daha temel bir gücü var sinemanın, “zaten olmuş olanı yeniden oluşa açık hale getirmek”. -burada Agamben’e bir selam göndermek gerek- Yani sinemanın “tekrar” ve “durma” arasında “yeni” olanda açığa çıkan zaman tecrübesinde temellenmesi, “montaj”da. Üstelik ister montajı Avrupa sinemasının “burjuva montajı” dediği tarzda hikâye anlatacak şekilde kullanın isterse bizzat montajın “ne olduğunu” ortaya serecek montajlar yapın.

Bir de sinema, üretim ve dağıtım söz konusu olduğunda sermaye ile halen en bağlantılı sanat alanı. Ancak temellük konusunda diğerlerinden farklı, bir müzeye, galeriye koyarak seyir nesnesi yapılamaz vs. Varlığı onu seyredenlerle alakalı olarak hep bir deneyim olmak zorunda. Bu onu, modernlik önceki geleneksel sanatlara en çok yaklaştıran şey de.

Deleuze, felsefenin sinemaya önem vermeyişinin nedenini, felsefenin (sinemanınkiyle) benzer bir görevi gerçekleştirmekle meşgul olduğuna bağlamıştı. Sizce bu iki ‘kurum’ arasındaki ilişki bugün ne durumda?

Felsefe ve sinemadan “kurum” olarak söz etmek biraz rahatsız edici, ama doğru bir tarafı var elbette. Özellikle de “kurum”ları Kantçı “eleştiri” merkezli yapılar olarak düşündüğümüzde. Bir de “yapı” günümüz düşünce-sanat dünyasını açıklamak için elverişli değil sanki. Daha çok “örüntüler”den söz edebiliriz gibi geliyor bana.

Sorunun asıl vechesine gelirsek, Romantiklere kadar ,-zira onlar sanatın merkezde olduğu bir felsefe ve hatta din hayal ettiler- sanat-felsefe ilişkisinde belirleyici olanın felsefe olduğunu biliyoruz. Hatta Hegel’i hatırlayalım. Hegel, kendi dönemi için romanın felsefeye en yakın sanat türü olduğunu, dolayısıyla da romanın “zamanın sanatı” olduğunu söylemişti. Farklı bir şekilde de olsa romantizm içinde düşünebileceğimiz Nietzsche’den sonra zaten felsefe bir çeşit “yaşam felsefesi”ne dönüştüğü için sanatla kendi arasındaki hiyerarşiyi yıktı. Diğer hatta da felsefe, analitik, daha çok “bilgi” konusuyla kendini sınırladığı için sadece sinemaya değil sanatın tamamına ve hatta dini alanlara da “ilgisizleşti”. Öte yandan daha evvel bahsettiğim Avrupa sineması, diğer sanatları içerecek bir şekilde, hatta klasik “teori-pratik” ayrımını sorgulayacak eserler verdi. Bu tavır epeyce zayıflasa da günümüzde devam ediyor. Ancak yaşayan ve “filozof” kabul edilen düşünürlerin çoğu da sinemayla ciddi bir şekilde ilgililer: Agamben, Zizek, Jan-Luc Nancy ilk aklıma gelenler.

Hakikat ve sinema arasındaki bağıntıya odaklanan belli düşünsel hatlar bulunuyor, siz bu bağıntı kurma girişimlerini sahih buluyor musunuz ?

Önce hakikat kavramının Türkçe içindeki kullanımlarında ortaya çıkan muğlaklıktan bahsetmek gerekir. Benzer bir sorun Avrupa dillerinde “truth” ve “the real” için söz konusudur ve eski Grekçedeki “aletheia”yı karşılamazlar. Karışıklık, Türkçe içinde “doğruluk”, “gerçeklik” ve “hakikat”in birbiri yerine rahatça kullanılmasından gelir. Oysa Aristoteles’ten beri biliyoruz ki mesela doğruluk önermeler için söz konusudur, lafızlar, cümleler ve adlar için değil. Dolayısıyla mantık alanına gireriz. Tam da bu yüzden doğruluk ve yanlışlıkla nitelenemeyecek olmak karakteristiği olan “şiir”in nasıl anlaşılacağı hep açık soru olarak kalır.

Ancak yine Aritoteles’ten beri mantığın ilkeleri ile -son iki yüz yıldır da dilin ilkeleri ile-varlığın ilkelerinin eşitlenmesi yahut birlikte düşünülmesi ontolojiyi epistemolojik bir zeminde kurmanın yolunu açtı. Demek istediğim, bu karışıklığın meşru bir sebebi var. Kıta Avrupası düşüncesi kabaca bunun eleştirisi üzerine kurulmuştur. Ancak bu hatta oluşan tabiri caizse “fark” felsefelerinin “hakikat”den anladıkları ile Arapça-Farsça-Osmanlıca içinde gelişen “hakikat”in birlikte düşünülmesi çok sorunlu. Bahsettiğiniz –sizin tabirinizle “düşünsel hatlar” örneğin İbn Arabi ile Heidegger’i birlikte, birbirinin yerine vs. rahatça kullanıyorlar. Ancak görebildiğim kadarıyla bunlar basit “çağrışımlardan” öte gidemiyor, örneğin İbn Arabi söz konusu olduğunda Hakk’ın esma-i Hüsna’dan olması, isimler ve varlık ilişkisini dikkate almadan bir “hakikat”den söz edemezsiniz. Bu tür “birlikte düşünme”lerin gerekli olduğu kesin ancak hesabı verilebilir –elbette hesabı kime verdiğiniz size kalmış :)- olmak şartıyla.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir