Adam Gopnik – Kanada gibi de olabilirdik!

Ya her şey en başından beri bir hatadan ibaretse? Bağımsızlık Bildirgesi, Amerikan Devrimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin inşası… Ya tüm bu olanlar kötü bir fikirden başka bir şey değilse? Amerikan yaşamındaki adaletsizlikler ve çılgınlık, Kurucu Babalara rağmen değil de, onların yüzündense? Bu iddia şöyle sürdürülebilir: Devrim, köle sahiplerinin içine düştüğü ve Aydınlanmacıların ağız dalaşı da üzerine eklenen gereksiz ve vahşi bir panik haliydi. Sonuçta da şiddet, karmaşa ve demagojiyle damgalanmış bir ülke ortaya çıkardı. Yukarıya, Kanada’ya doğru bakalım, ya da aşağıya, Avustralya’ya. Her ikisinde de İngiltere’den uzakta barış içinde bir evrimin farklı imkanlarını görürsünüz. İki durumda da aklıbaşında ve bir arada, daha eşitlikçi ve daha az kanlı ülkeler ortaya çıkmıştır. Britanya İmparatorluğu’nun başka bölgelerinde olduğu gibi kölelik, -devrim olmadan da- er ya da geç barış ortamı içinde ortadan kaldırılabilirdi. Ne “Hususi Kölelik Kurumu” lazımdı, ne de korkunç İç Savaş ve ardından gelen berbat dönem. Tüm bunların yerine, iç işlerinin düzenli tekamülü konabilirdi – daha az şiddet içeren ve sükunet içindeki köylü karşısında desperado olmayı yüceltmeyen bir tekamül. En kuzeyden en güneye uzanan sosyal demokrat bir commonwealth olarak neredeyse bir kıta ebatında bir Kanada olabilirdik.

Devrim Amerika’da ulusal efsanenin ayakta kalan son kalesi. Akademisyenler günümüzde Kurucu Babaların biyografilerindeki artışa dikkat çekiyor. Yazar olmaya niyetlenenler için altın kural: eğer Pulitzer ödülü almak ya da bir çoksatar olmak istiyorsan Kurucu bir Baba bulup onu fetiş haline getireceksin. Her ne kadar artık eskisi kadar hürmetkar olmasalar da, bize kusurlarını yürekleriyle aşan adamları -ve bazen de kadınları- anlattıklarından, bu anlatılar daima kahramanlık hikayeleridir. (Tabi burada kusur derken, başka insanların mülkiyetine sahip olma, ailelerini bölme ve çocuklarını başkalarına mülk olarak satmak gibi şeylerden bahsediyoruz).

Devrim’e dair akademisyenlerin yazdığı kitaplara bakalım. Bir tanesi şöyle diyor: İngilizce-konuşan İmparatorluğun sınırları içinde gerçekleşen ve kardeşi kardeşe kırdıran fikir savaşını, modern bir sömürge mücadelesi gibi gösterirsek Devrim’i yanlış anlarız. Bir diğeriyse şu yönde ısrarcı: Devrim büyük güçlerin akla mantığa sığmayacak derecede vahşi şekilde yürüttükleri bir güç diplomasisiydi ve aslında fikirler ya da ilkelerle pek de alakalı değildi. Amerika aslında Birinci Dünya’dan çok, iki büyük gücün savaş alanına dönen bir Üçüncü Dünya ülkesiydi. Son zamanlarda konuyla ilgili gelişen revizyonizmle birlikte düşünüldüğünde, bu iddialardan elimize büyük bir soru kalıyor: Gerçekten değer miydi? Devrim oldu da başımız göğe mi erdi? Basit Amerikanca’sıyla sorarsak: Donald Trump, Amerikan mirasında bir arıza mı yoksa bizzat bu mirasın bir niteliği mi?

The New Yorker, 15 Mayıs 2017 sayısı. Yazının tamamı için.
İngilizceden Çeviren: Ömer Faruk Peksöz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir