Güvenlik Politikaları Ne Kadar Güvenli?

Kitlenin; Teba’dan Halka oradan Kalabalıklara daha sonra çoğalarak Yığına, yığından Kitleye hatta daha radikalleşerek Kitlelere çevrilip nasıl icat edildiğini Ortega y Gasset oldukça net göstermişti. Frankfurt Okulu kitleyi üreten fabrikayı (sanayi, modernleşme, işbölümüyle gelen profesyonelleşme, tekno-bürokratik işleyiş..vb) detaylı anlatıp en sert eleştirilerde bulunmuş, Martin Heidegger ise kitlenin “Onlar alanı” dediği “Herkes” zamirinde ne biçimde mesken tutup saklandığını ifşa etmişti.

Sosyolojide Toplum, siyasette vatandaş-yurttaş denilen kitle, niteliğe ya da niceliğe göre -fakat daha çok niceliğe göre- çeşitli kimliklerle (adlandırmalarla) tanımlansa da, onu ortaya çıkaran sebepler ve gösterdiği karakteristik özellikler bakımından önümüzde-içimizde hayalet bir resim olarak durmaktadır. Mesele oldukça kapsamlı bu nedenle sadece küçük ve bizi ilgilendiren bir değini ile onun siyasal işleyişine işaret etmek istedik.

Siyasetin “kitle”sinden siyasalın “kitlesi”ne;

Politik söylemlerin başarısı, yöneldiği ve yönettiği çoğunluğu yani bizleri Kitleçuvalına dönüştürmek ve orada o çuvalın içinde tutmak şeklinde özetlenebilen bir kritere indirgendi. Tam da bu noktada Devletin güvenlik politikaları, hangi devlet altında yaşarsa yaşasın insanları sadece çuvala sokan değil aynı zamanda çuvalın kendisi yapan en merkezi unsur olarak işlemeye başladı. Kitleler korkuyla (yok olmaya karşı kendini koruma refleksiyle) tıpkı bir hayvan gibi istenildiği an sağa sola yönlendirilebilen, her defasında üzerinde mayanın tuttuğu, mekanik bir dakiklikle aynı sonucu veren, güvenlik söylemlerine teslim oldu. Devletin bunu yaparken güvenliğin (kendini korumanın) insanın en temel içgüdüsü olmasından hareket ettiği, bunu çok güzel kullandığı söylenir fakat mesele bu kadar basit bir göstergeyi içermez. Modern devletin güvenlik politikaları; insanın temel içgüdüsünden hareket etmekten yani onu kullanmaktan çok, o içgüdüyü farklı şekillerle yeniden yaratmasıyla bir ayrım ortaya koyuyor. İnsanın özünde var olduğu kabul edilen güvenlik (koruma-korunma), asli olmaktan uzaklaşıp bir eklenti haline geliverdi. Hatta özü, kendisinin kurduğu bir şeye dönüştü. Aslında bu, sözü edilen bir özün kökten inkarına dayanıyordu. Konuya Varoluşcu bir noktadan bakıldığında; devlet bizim özümüzü zaten daha baştan yadsıyarak kendi üzerine almış, bize dayattığı seçimleri, eylemleri kısacası kendi varoluş biçimini, öz halinde getirmiş oluyordu. Hegel’in bireylerin yurttaş olarak devletin Tin’inde kendini gerçekleştirmesi duası; yerini, durmadan korku söylemiyle kendini gerçekleştiren, birlik ve bütünlüğünü buradan kuran devletlerin silik-ezik kitlesine bıraktı. Teolojik bir teslimiyeti kendisine büyük bir külfet görenlerin, kitle olarak devletin altında yaşamaları ayrıca ironik ve ilginçtir; hem de özgürlük denilen şeyin bu denli bayraklaştırıldığı bir zamanda. “Kaderin önündeki kuru yapraklar gibiyiz” diyen kaderci görüşle alay edip küçümseyen modern insan, kitlelerin içinde daha da ufalanarak bir toz gibi savrulup gitmesine şaşırmamaktadır. Özgürlük ise, mitlere ve efsanelere asla inanmayan kitlenin en büyük Utopyası (hurafesi) olmayı sürdürür.

Bizi bekleyen asıl tehlike siyasetin “kitle”sinin genişleyerek siyasalın “kitle”sine sıçraması, yaygınlaşmasıdır. Yani güvenlik söylemlerinin; geçici, duruma göre, sadece belirli stratejik kullanımı olan bir şeyden çıkması sürekliliğe kavuşması ve kendini ilkesel olan gibi dayatmasıdır.

Kitle”şahsiyeti”;

Hegel’in “bireyi özne-evrensel yapan devlettir” iddiası, güvenlik politikalarının potasında eriyen şahısları özne olmaktan çıkarıp kitleleştirmiş, evrenselliği de ancak niceliksel bir kategori olan istatistiğe havale etmiştir.

Kitleler’de zat, ferd, şahıs, kişi, birey yoktur. Onun bütünlüğü ne cemiyete ne de cemaate gönderme yapar. Dolayısıyla insanı niteliğiyle kavramaya çalışan bütün düşünceler kitlenin nefretine, hışmına uğrar. Teolojik ya da ideolojik bütün kimlikleri, tanımlamaları kolaylıkla red edenlerin, yurttaş-vatandaş olmak için sıraya girmeleri ayrıca başka bir ironiye işaret eder.

Varoluşculukta ‘insan özgürlüğe mahkumdur’ denmişti. Bu söz bilhassa güvenlik söyleminin ürettiği kitle içinde tekrar formüle edildiğinde; özgürlüğün alabildiğince buharlaştığı fakat mahkumiyetin sabit kaldığı şu söze uygun gibidir: “insan güvenliğe (politikalarına) mahkumdur”.

Güvenlik politikalarının ve söylemlerinin geniş ve farklı birçok gösterge alanına yayılan işlemsel–işlevsel kodları bulunur. Bunlar da başka uzun değinilere kapı açar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir