Sıkıntı: Varoluş Kaydıyla İşlevin Reddi

Sıkıntı bir iletişim biçimidir. İletişimin işteş bir eylem olması nedeniyle işte soru geliyor: “Ne ile iletişim?” Kişinin hem kendisiyle hem de dünya ile iletişim kurma ya da kurmayı tercih etmeme hâlidir. Aslında sıkıntı yaşamın kendisi ile hemhâl olunamayacağı gerçeğinin beyanıdır. Ağır aşamalarında hayat ve onun anlamı başlı başına bir problemdir ve artık absürtleşmiştir.

Antik Yunan’da ve Ortaçağ’da “acedia” ile karşılanabilecek olan sıkıntı daha çok ahlaki bir hâldir. Oysa Rönesansla birlikte mesele psikolojik bir hâl olarak “melankoli”ye kayar ve sıkıntı pre-modernlerden bu yana imtiyazlıların tasarrufundan çıkarak, toplumsal sınıflar arasındaki gezintisine başlar yani aslında sıkıntı “modern insanın ayrıcalığı”dır. Modern “Of, çok sıkıldım!” hâlini Svendsen (2008) iki ana grupta toplar: İlki olan “durum sıkıntısı” belli bir ya da birkaç nedenden kaynaklanan hâldir. Örneğin bir toplantıya girersiniz ve o kadar uzar ki oturduğunuz sandalyenin yavaş yavaş yerden havalandığını hissedersiniz, sizin gibi masa etrafında oturanların kurdukları cümlelerden sesli olanları birbirlerine karışır. Tesadüf odur ki bu arada söz sırası size gelebilir, aman dikkat! İkincisi ise moderniteye has olan “varoluşsal sıkıntı”dır. Eğer bu merhaleye ulaştıysanız ve bu hâlde kalıp kendinizle ya da dünya ile uyumlulaşmayı reddediyorsanız, yapılacak şey bol bol Camus, Pessoa, Beckett okuyup kendinize yandaş aramak olacaktır. Sakin olun ve insanlardan mümkün olduğu kadar uzak durun. Yapabiliyorsanız da alışmaya çalışın çünkü dozu belli dönemlerde farklılaşsa da bu hiç geçmeyecek.

Varoluşsal sıkıntı aslında; adına ister toplum ister evren isterseniz de Tanrı deyin “bütünün” deformasyonuna ilişkin bir hâldir, bütünün parçalandığı ve parçaların toplamından farklı bir şey olduğu tahayyülü yitirildiği durumda ortaya çıkar. Örneğin Pessoa’ya göre bu durumun temel nedeni insanın tanrısallaşma talebi, yani bireyleşme sürecidir. Bu süreçte metafizik olan es geçilir böylelikle olay ve eylemlere yüklenen anlam yitirilir (Pessoa 2007). Her sabah işe gitmek, müdürün söyledikleri, arkadaşların geyikleri, eve dönmek, taksit ödemek, yeni bir ev almak hatta her gün banyo yapmak! Ne için? Ne anlamı var? Tekrar, tekrar, tekrar…

Bütünün her türlü yitirişindeki doza göre eğlence endüstrisi “bağlamı olmayan anlam” üreten fabrikalara dönüşür. Medya ise bu sürecin en bireyselleştirilebilir ve dolayısıyla hızlı tüketilebilir araç ve içeriklerini tüketiciye sunar. Böyle bir ortamda durum sıkıntısı ile varoluşsal sıkıntı bile birbiri içine geçer. Aslında tek tek bireylerden oluşan kitleler –tanımın iddiasının şuurundayım- durumun epey farkındadırlar. Ancak ne çare! Bu nedenle “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?” sorundan ve XIX. yüzyılda biblolara saran burjuvazinin boşluk korkusu, kendisini bu kez de yeni medyadaki daha gelişmiş görsel biçimlere adamasından kaynaklanan sıkıntılarla örtüşür. İki tür sıkıntı içindeki kişinin muhtemelen yapacağı şey, bir kâse kuruyemiş ve bir fincan çayla televizyonun başına geçip durmaksızın kanal değiştirmektir. Geçmişte iş bölümü ve uzmanlaşma ama bugün daha gelişmiş biçimi olan tüketim cenderesinin tüm anlamları işleve indirgeyen güdüsü ve her türlü arzu ve tatmin arasındaki kapanamaz boşluk, durum sıkıntısının baş müsebbibidir. Böyle bir ortamda sıkıntının kendisi de tüketim nesnesine dönüşür. Başvurulan doktorlar, antidepresanlar (tesadüfe bakın ki bunlardan birisinin adı sıkıntının yunanca karşılığı olan ataraxia’dan gelmektedir) sıkıntıya deva arama yollarıdır.

Düşünce tarihinin ağır ağabeyleri anlar, anlatır. Sıkıntı hakkında kimileri reçeteler önerir kimileri de bu hâlin hayırlara vesile olduğunu iddia eder. Yani sıkıntı onlara göre bir yandan “tinsel bir erozyon”, diğer yandan ise “imkân”dır. Bütünün kendisi kadar tahayyülünün de parçalanmış olduğunu fark eden birey için sıkıntı, farkındalık sağlaması bakımından bir imkândır. Sıkıntının neden olduğu çelişki ve tezatlar silsilesi kimilerine göre bu bağlamda uyarıcı niteliktedir ve uyuyanı uyandırır, içeri davet eder. Oysa sıkıntı aslında yaşamın absürtlüğünün, daha da yorucu biçimde bu absürtlüğe dâhil olamamanın sonucudur. Adorno’yu da anarak, yanlış hayatın nasıl doğru yaşanacağını sormak elzemdir. Sıkıntı zaten bir eylemsizlik hâlidir ve bir işlevi olamaz! Kâseyi ve kahveyi bir kenara bırakıp kanepeden kalktığımızda bizi ne beklemektedir ya da bu kalkışın amacı nedir? Sıkıntının bir imkâna dönüşebilmesi için Erdal Bakkal’ın Heidegger okuması mı beklenmektedir?

Özellikle medyanın dayattığı harikalar diyarına, oyunda kalmak niyetiyle dâhil oluşumuz tesadüften çok, zorunlulukla tanımlanabilir. Sosyalleşmenin hem aracı hem de amacı olan tüketim evreninde belki de kendimizle ve dünya ile kurmaya devam edebildiğimiz tek karşılıklı iletişim biçimi olan sıkıntı, konformizm adlı evrenimizde aldığımız soğuk bir duştur. Bu hâli ayıklıkla ya da aylaklıkla tanımlamak kuşkusuz sıkıntıyı, sıkıntıya neden olan duruma kurban vermek olacaktır. Sıkıntı kendi başına bir amaçsızlık hâli iken ona bir amaç yüklemek, işleve mahkûm etmek, onun anlamını deforme edecek, eksenini kaydıracaktır. Sıkıntının sadece bir insanlık hâli olarak kalma hakkını korumak ve bu hâlin neden olduğu reddedişi yaşamak hakkımız saklı kalmalıdır. Bu da bizim insan olduğumuz için sahip olduğumuz bir sorumluluktur.

Kalın sıkıntıda!

 

Svendsen, L. Fr. S. (2008). Sıkıntının Felsefesi, İstanbul: Bağlam.
Pessoa, F. (2007). Huzursuzluğun Kitabı, İstanbul: Can.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir