“Özgürlükçü rejim kurmak toplumun iç dinamiklerine bağlı”

Prof. Dr. Atilla Yayla. Türkiye’de Liberalizm dendiğinde ilk akla gelen düşünür. Uzun yıllardır siyaset felsefesi alanında yürüttüğü çalışmalarla uluslararası alanda da liberal düşünceye katkı sunmuş bir isim. Batı’nın “batıdışı” toplumlara demokrasi ve özgürlük ihraç etme merakının sadece ahlaki gerekçelerden kaynaklanmadığını, bu değerleri kendi emperyal politikalarının kamuflajı olarak kullandığını belirtiyor. Profesör Yayla; “Bir ülkede özgürlükçü bir rejim oluşturulması büyük ölçüde o ülkenin iç dinamiklerine bağlı. Batı ülkeleri bazen bu gerçeği gözden kaçırarak dünyaya sözüm ona demokrasi ve özgürlük ihraç etmeye kalkışıyor, ama sonuç çoğu zaman hüsran oluyor.” 

 

Liberal egemenlik modelini; yargı birliğine, hukukun üstünlüğüne, vatandaşların eşitliğine ve ekonomik paylaşımla sosyal refahın sağlanmasına dayandırsak da, bu modern egemenlik, -11 Eylül’den başlayarak- güvenlikçi politikaya dayanan paranoyalara, kriminalize etme yollarına ve daha az özgürlükçü bir noktaya mı evriliyor?

Liberal egemenlik anlayışı dediğimiz şey iki şekilde yorumlanabilir. İlki bireylerin kendi hayatları üzerinde egemen olmasıdır. İkincisi milletlerin kendi hayatları üzerinde egemen olmasıdır. Liberal düşünce ilkini temel alır. İkincisini de ilkine göstereceği saygıya bağlar. Yani liberalizme göre bir milletin egemenliği içinde yaşayan bireylerin egemenliği aleyhine olursa meşru olmaz. Bunu şu şekilde de açıklayabiliriz: Devletler bireylerin kendi hayatlarını belirleme hakkıyla sınırlı olmalıdır. Bu, doğal olarak, her açık toplumda var olan çoğulluğa saygı göstermeyi, çoğulluğun unsurlarına hayatı zindan etmemeyi gerektirir. Kuvvetler ayrılığı, hukukun hâkimiyeti gibi egemenliğin diktaya dönüşmesini önlemeye yönelik tedbirler hep bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması içindir.

Bu çerçevede, liberal teoride vatandaşların eşitliği insan olarak aynı değere sahip olma ve kanun önünde eşit olma olarak anlaşılır. Ekonomik eşitlik ise insanların ekonomik amaçlarını serbestçe belirleyebilme ve ekonomik araçlarını –sermaye, bilgi, emek gibi- bu amaçlara göre istihdam edebilme hakkına sahip olması anlamına gelir. Yoksa liberallerin ekonomik eşitlik anlayışı devlet eliyle tüm bireylerin ekonomik şartlarda eşitlenmesi anlamına gelmez. Bu tür bir felsefeye dayanan devlet kaçınılmaz olarak vatandaşları arasındaki yukarda bahsedilen asıl ve daha önemli eşitlikleri bozar.

Son yıllarda dünyanın birçok yerinde liberal değerlere korumacı ekonomik ve kültürel anlayıştan kaynaklanan saldırılar var. Ama bu liberal tezlerin değerinin kalmadığı veya tümüyle liberal bir dünyadan illiberal bir dünyaya gidildiği anlamına gelmez. Dünya zaten kısmen liberal bir dünyaydı. Yükselen anti-liberal eğilimler anti liberalliği biraz daha yayabilir ve derinleştirilebilir. Fakat insanlığın liberal değer ve kurumlardan tamamen vazgeçeceği düşünülemez. Bu bir daimî savaşa yol açar ve sonunda bir barbarlık dünyasına esir düşme sonucunu verir.

 

Vatandaşlığın parçalandığını ve devletsiz bir küresel hukukun yükselmekte olduğunu iddia eden kuramsal hatlar var. Bu durum küresel kapitalizmin bir başarısı mı, devletlerin kapasitelerinin başkalaşım geçirmesi midir?

Vatandaşlık hâlâ devletlerle vatandaşları arasındaki ana bağ. Her birey bir siyasî varlığın vatandaşı. Hukuk sistemleri de özü itibarıyla yerel. Uluslararası hukuk hem iç hukuk anlamında hukuk değil hem de emekleme döneminde. Hukukun bir uygulayıcı nihaî özneye ihtiyacı var ve bu özne devlet. Ancak, insan hakları söz konusu olduğunda bu ulusal hukukların seyreltilmesi, delinmesi gerektiği durumlar yaşanabilir. Bu bize devletleri sınırlandırmada hizmet eder. Ama yine de vatandaşlığın ortadan kalkması, dünya vatandaşlığı gibi şeyler hayal. Ayrıca doğru da değil. Her alanda olduğu gibi vatandaşlık alanında rekabet de iyidir.

 

Bütün güncel politik sapmalarına rağmen, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi merkezileşmiş küresel ve bölgesel örgütlerin, reform ve işbirliğiyle -devletlerin eşitliği temelinde, insan haklarına dayalı, özgürlükçü- yeni bir rejim oluşturmaları mümkün mü?

Bir ülkede özgürlükçü bir rejim oluşturulması hâlâ büyük ölçüde o ülkenin iç dinamiklerine bağlı. Tabiri caizse taşıma suyla değirmen dönmüyor. Özgürlükçü bir siyasî sistemi kurmaya ve yaşatmaya elverişli bir siyasal kültürün egemen olmadığı bir coğrafyada böyle bir sistem kurulamaz. Batı ülkeleri bazen bu gerçeği gözden kaçırarak dünyaya sözüm ona demokrasi ve özgürlük ihraç etmeye kalkışıyor, ama sonuç çoğu zaman hüsran oluyor. Kimi durumlarda da Batı insan hakları ve özgürlük kavramlarını emperyal dış politikasının aracı veya bu tür politikalarının kamuflajı olarak kullanıyor. Mısır, Türkiye gibi ülkelerde demokrasi adına işleyen demokrasiye müdahaleye çok istekli görünen bazı Batı ülkelerinin en yoğun insan hakları ihlâllerinin yaşandığı, düpedüz diktatörlük rejimine sahip olan kimi ülkelerle derin dostluk ilişkileri geliştirmesi bunun işareti, delili.

 

Sosyalist devletlerde çok ciddi insan hakları/özgürlük/demokrasi sorunları yaşandı. Liberalizmin sol karşısında pratikte bir üstünlüğü varken teoride gerek uluslararası entellektüel alanda gerekse Türkiye’deki üniversitelerde de solun bir hakimiyetinden söz ediliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bazen sosyalizm ile özgürlük ve insan hakları arasında olumlu, hatta zorunlu bağ kuruluyor. Yani sosyalizmin özgürlüğü savunduğu ve sosyalist rejimlerin özgürlük getireceği öne sürülüyor. Buna sadece gülünür. Hem de kahkahayla. Ortodoks sosyalizmin teorisi özgürlüğün zıddıdır. Sosyalizm özgürlüğü kaçırır. Liberalizm ve demokrasi barış, şiddeti sınırlama ideolojisi ve sistemidir. Sosyalizm ise çatışma ve şiddeti yoğunlaştırma ideolojisidir. Bu yüzden, 20 Yüzyılda ortaya çıkan 40 kadar sosyalist ülkenin hiçbirinde özgürlük yaşayamamıştır. Bu bir tesadüf olamaz. Kimilerinin söylediği gibi yanlışlık teoride bulunmayıp pratikte ortaya çıkan bir durum da değildir. Sosyalizmin teorisi de özgürlük açısından çok problemli. Rehber yanlış olunca sonuç da yanlış oluyor.
Sosyalist rejimlerin inleye inleye içlerinden çökmesine ve sosyalist ideolojinin dünya ölçeğindeki buhranına rağmen dünyanın birçok yerinde entelektüel ortamlarda ağır bir sosyalist tahakküm var. Türkiye’de de. Bakın, muhafazakâr bir iktidar işbaşında. Birçok yeni üniversite kuruldu. Rektörleri muhafazakâr cumhurbaşkanı atıyor. Ama sosyalistlerin –veya sol Kemalistlerin- Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Boğaziçi, ODTÜ, Marmara Üniversitesi gibi yerlerdeki tahakkümü santim gerilemeden devam ediyor. Bunun sebebi entelektüel tahakkümün siyasî olarak kırılamayacak olması. İdeolojik tahakküm başka ideolojik akımlarla kırılabilir. Maalesef ülke bu bakımdan çok problemli.

Liberalizmin sosyalizme üstünlüğü fikir planında. Bugün hiçbir sosyalist orta seviyede bilgi sahibi bir liberal ile kazanacağı bir tartışmaya giremez. Ama buna rağmen sosyalizm çok baskın. Hatta sosyalist olmadığını söyleyenle arasında bile böyle. Meselâ bazı İslamcılar -özellikle ekonomide- düpedüz sosyalist fikirleri benimsemiş durumda.

 

Türkiye’de Liberalizmin ilk olarak Osmanlı’da Ahrar Fırkasıyla ortaya çıktığını biliyoruz. Gelişen süreçte siyasi alanda liberalizm karşılık bulabildi mi? bunun yanında liberalizmin entellektüel alanda ve halk nezdinde yeterince ilgi gördüğünden söz edebilir miyiz? Görmüyorsa bunun nedeni sizce nedir?

Türkiye tarihinde adıyla ve sanıyla muzaffer, yani iktidara gelebilen bir liberal parti yok. Bundan sonra olacağını da sanmam. Ama bu, liberal fikirlerin ülkede hiç etkili olmadığı veya olamayacağı anlamına gelmiyor. Türkiye’nin büyülü formülü muhafazakâr siyasî liderliklerle liberal fikirlerin buluşması. Bu vuku bulduğu zaman ülkenin önü açılıyor, reform süreçleri başlıyor, ekonomi ve demokrasi gelişiyor. Bu süreç Cumhuriyet döneminde Menderes ile başladı. Şimdi Erdoğan ile devam ediyor. Bu, Menderes ve Erdoğan hareketlerinin tümüyle liberal olduğu anlamına gelmez. Öyle olamaz da. Belki olmaması da lâzım. Çünkü iktidara gelmek isteyen partiler çok geniş halk kesimlerine hitap etmek zorunda. Bu çerçevede liberal fikirler yanında liberal olmayanlar da devrede olabilir. Dolayısıyla partilerin liberal fikirlere açıklığı ve yakınlığı bir mutlaklık meselesi değil bir nispet meselesi. Liberal fikirlerin olabildiğince her partiye sirayet etmesini isterim şahsen.

Entelektüel alana bakınca liberallerin son 15 yıla damga vurduğu kesin. İnsan hakları, özgürlük, kuvvetler ayrılığı gibi değer ve kurumlar eskiden sadece liberaller tarafından savunulur ve vurgulanırdı. Şimdiyse neredeyse orta malı hâline geldiler. Bakın sosyalistler bile insan haklarından bahsediyor. Oysa, meselâ, Marx’ın yazılarında doğuştan gelen, devredilemez ve çiğnenemez insan hakları kavramı yoktur. O, savaşan bir dünyanın adamıdır; iyiler –yani proleterya– kötüleri –yani burjuvayı- yok edecek ve yeryüzünde cennet kurulacaktır. İnsan hakları bu yaklaşımın neresinde? Yeryüzünde cennet kurma vaadi ve taahhüdü kaçınılmaz olarak insan haklarının çiğnenmesini gerektirir. 20. Yüzyılda sosyalist rejimler en çok insan hakları ihlâli yapan rejimler olmuştur.

Liberal fikirler orta malı hâline geldi ama bu esnada liberaller ve liberal teori açısından kötü bir şey de oldu. Entelektüel alandaki baskınlıklarından dolayı bazı liberal fikirleri savunur gözükmeleri liberal etiketinin kimi sosyalistlere yapıştırılmasına yol açtı. Bu günaha bazı muhafazakâr yazarlar da ortak oldu. Bugün liberal deyince maalesef sadece veya öncelikle benim gibi felsefî liberaller değil felsefî olarak liberalizme -özellikle piyasa ekonomisine- karşı olan bazı şahsiyetler geliyor. Böylece liberalizm kavramı adım adım orijinal anlamından uzaklaşıyor. Aynen ABD’de olduğu gibi. Ancak, otantik liberaller etiketlerinden vazgeçmeyeceklerine –vazgeçemeyeceklerine- göre ilerde birinin liberal olduğunu söylemek bir anlam taşımayacak. Durumu tam olarak anlamak için hemen böyle kişilere fikirlerinin ayrıntıları sorulacak. Öyle de olmalı. Yoksa kolayca yanılabiliriz, yanıltılabiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir