Timothy Ferris – Bir Öykü: Voyager’in Altın Plağı

Her an bir köşesinde bir LP’nin iki numaralı şarkısının çalmaya başlayabileceği Samanyolu Galaksisi’nin merkezinin epey bir uzağında kalan orta yollu bir yıldızın etrafında dönüp duran küçük bir gezegenin sakinleriyiz. Kozmik ifadesiyle ufacığız. O kadar ki tüm galaksi bir plak boyunda olsa, güneş ve etrafındaki gezegenlerin tamamı ancak bir atomu doldururdu. Olsun yine de bizim gönlümüz büyük dedik ve tam kırk yıl önce uzaya içinde müzik ve dünya fotoğrafları olan bir zaman kapsülü fırlattık. Aslında bir değil iki taneydi.

Aslında bir çift fonograf kaydından ibaret olan zaman kapsülleri 1977’nin Ağustos ve Eylül aylarında ikiz Voyager araçlarıyla uzaya gönderilmişti. Araçlar Güneş’in uzak gezegenlerini on üç yıl boyunca yakından tanıdılar ve bize değerli verilerle birlikte harika fotoğraflar gönderdiler. Şimdi Güneş’ten ayrılan yüklü parçacıkların yıldızlararası uzayın parçacıklarıyla karşılaştığı yerlere yelken açan Voyager 1, 2012 yıllında Güneş sisteminden çıkan ilk insan yapımı nesne olmuştu. Bugün artık o kadar uzaktalar ki ışık hızında yol alan radyo sinyallerinin dünyaya ulaşması on beş saatten fazla sürüyor. Sinyallerin gücü bir watt’ın milyarda birinin milyonda biri kadar. O kadar zayıf ki Deep Space Network’ün gezegenler arası takip sisteminin (Kaliforniya, İspanya ve Avustralya’daki) üç çanak anteni sırf onlarla irtibatta kalabilmek için genişletilmek zorunda kaldı.

Voyagerler’in bilimsel görevi 2030 yılı civarında plütonyum-238 termoelektrik güç jeneratörleri boşaldığında sona erecek. Sonrasında ise galaksimizin yıldızları arasında sonsuz bir sürüklenme başlayacak – tabi biri ya da bir şey bir gün onlarla karşılaşmazsa. İşte ne olur ne olmaz diye biz de o günden beri Altın Plak dediğimiz kayıtlardan birer tane bu Voyagerler’e yerleştirmiştik. Bakıra yazılmış, altınla kaplanmış ve alüminyum kasalara yerleştirilmiş bu kayıtların bir milyar yıl dayanması bekleniyor. İnsan yapımı en dayanıklı nesne olarak görülüyorlardı. Öyle bir şey vardır ya da yoktur, ne var ki dünya dışındaki hayata dair pek bir şey bilmiyoruz. Yani bu kayıtların bulunup bulunmayacağına dair bir şey söyleyemiyoruz. Altın Plak karşılık beklemeden sunduğumuz bir hediyeydi.

1972’de Altın Plak’ın oluşturulması işini yöneten astronom Carl Sagan’la arkadaş olduk. New York’taki, sivri akçaağaçların arasına bir ağaç ev gibi tünemiş yüksek tavanlı west side daireme uğrardı ve birlikte müzik dinlerdik. 1976’nın kışında bir gün beni ve o zamanki nişanlım Ann Druyan’ı ziyaret edip, kendisine Voyager için plak gibi bir şey yapmasına yardım edip edemeyeceğimizi sordu. Hemen kabul ettik. Cornell’den meslektaşı Frank Drake ile birlikte bir kayıt oluşturmaya karar vermişlerdi. NASA bu fikri onayladığında işi bitirmek için altı aydan az bir süremiz vardı. Acele etmek zorundaydık.

Ann Dünya tarihinin seslerden müteşekkil bir tarifi için malzeme toplamaya başladı. Carl’ın o zamanki eşi Linda Salzman Sagan pek çok farklı dilde insan sesi örneklerini kaydetmeye koyuldu. Uzay sanatçısı Jon Lomberg yeni bulunan bir yöntemle kayıtların içine işlenecek fotoğrafları topluyordu. Kayıtların yapımcılığı bana aitti. Yani işin tüm teknik tarafıyla ben ilgilenecektim. Müziklerin seçimini ise hep birlikte yaptık.

Proje için Beatles’dan John Lennon’u ekibe dahil etmeye çalıştım. Ancak vergilerle alakalı meselelerden dolayı ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Gerçi Lennon’un bize iki açıdan yardımı dokundu. Öncelikle stüdyomuza hareket getiren ve uzmanlık katan Jimmy Iovine’i bize tavsiye etti (Jimmi Lennon’un ses mühendisiydi, daha sonraları meşhur bir rock ve hip-hop yapımcısı ve müzik şirketi yöneticisi oldu). İkinci olarak da Lennon’un kayıtların son kısımlarındaki boş yerlere küçük mesajlar kaydetme numarası bana aynı şeyi Altın Plak’ta yapma ilhamı verdi. Ben de bir atıf yazdım: “Müzisyenlere – tüm dünyalara, tüm zamanlara.”

O günlerde dinlemeyi ya da derlemeye dahil etmeyi düşündüğümüz her kaydın maddi bir kopyasına sahip olmamız gerekiyordu. Popüler Amerikan müziği için bu sıkıntı değildi. Ancak biz geniş bir yelpaze sunmayı hedefliyorduk. Avustralya’dan Azerbaycan’a, Bulgaristan’dan Çin’e, Kongo’dan Japonya’ya, Navajo Ülkesi’nden Peru’ya ve Solomon Adaları’na kadar uzanacak birbirinden çok farklı yerlerden seçmeler yapmak istiyorduk. Ann bir elektrikli ev aletleri dükkanının arka tarafındaki kumar masasının altında Hint halk müziği “Jaat Kahan Ho”nun da içinde bulunduğu bir LP bulmuştu. Bir keresinde de halk bilimci Alan Lomax demo kayıtların oluşturduğu yığınların arasından Rusça bir kaydı çıkarıp frizbi gibi bana fırlattı. “Chakrulo”‘nun Kuzey Amerika’daki tek kopyasıymış. Tüm bu müzik parçalarını herkes tek başına tarıyor, sonra da gece yarılarına kadar aday şarkıları tartışıyorduk. Yorucuydu ama aynı zamanda çok eğlenceliydi.

Batı klasik müziğinden üç Bach ve iki Beethoven seçerek çeşitten feragat ettik. Peki neden böyle yaptık? Bizim duyma dediğimiz şeyden yoksun ya da farklı bir boyutta bu duyuşa sahip, yahut belki de hiç bir müzik geleneğine sahip olmayan dünya dışı canlıların bu kayıtları incelediğini düşünün. Müziğe de bazen yakıştırıldığı gibi matematik de evrensel bir dildir ve bu canlılar gönderdiğimiz müziğe matematiği uygulayarak bu müzikten bir şeyler öğrenebilirler. Eserlerin kendi içinde ya da birbirleriyle ilişkilerinde simetriler -tekrarlar, devrik yapılar, ayna imgeleri ve diğer benzerlikler- arayacaklardır. İşte biz de eserleri simetrilerle dolu olan Bach’ı ve Bach’ın müziğini savunmuş ve ondan etkilenmiş olan Beethoven’ı sunuyoruz.

Ann’in doğal sesler sekansı gezegenimizin sesli tarihi biçiminde kronolojik sırada düzenlenmişti. İnsanlık tarihi gezegenin uzun tarihinin sonunda kısacık bir bip sesi gibi kalmasın diye uğraşıldı. Gezegen tarihi sekansı “gökkubbe müziği”yle başlıyor. Bu müzikte Merkür’ün, Venüs’ün, Dünya’nın ve Mars’ın değişen yörünge hızları, 16. yüzyıl gökbilimcisi Johannes Kepler’den türetilen denklemlerle müzikal seslere tercüme ediliyor. Ardından volkan kaynamaları, depremler, fırtınalar ve Dünya’nın çocukluğundaki çamur sesleri. Rüzgar, yağmur ve sörf okyanusların gelişini haber veriyor. Akabinde ise canlı mahluklar -cırcır böcekleri, kurbağalar, kuşlar, şempanzeler, kurtlar- ve ilk insanların ayak sesleri, kalp atışları ve kahkahaları. Ateşin, konuşmanın, icatların sesleri ve vahşi köpeklerin ulumaları türümüzün gelişiminin önemli adımlarına işaret ediyor. Mors alfabesi de modern iletişimin şafağını müjdeliyor.

Ann biyolog Roger Payne tarafından kaydedilen balina şarkılarının kayıtlarını edinmişti. Ancak bunlar bizim oldukça insanmerkezci ses sekansımıza uymuyordu. Elimizde bir de Birleşmiş Milletler temsilcilerinin daha dinlenebilir olsun diye özel ayar çekilmiş gevezelikten ibaret selamlama konuşmaları vardı. Ben de balina şarkılarını tamamen dışarıda bırakmamak için diplomat selamlamalarıyla balina şarkılarını birleştirdim. İki tür arasında seçim yapmayı dünya dışı canlılara bırakıyorum.

Timothy Ferris
20 Ağustos 2017, The New Yorker, Yazının tamamı için
İngilizceden Çeviren: Ömer Faruk Peksöz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir