“Gayretlerimiz bireysel kalıyor evrenselleşemiyor”

İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, 150 yıl önce İslam dünyasında yaşanan travmanın yol açtığı stres bozukluğunun henüz atılamadığını belirtiyor.

İslam dünyasının modern sorunlara cevap üretme konusunda ciddi çaba içerisinde olduğunu ancak bu çabanın evrenselleşemediğini, bireysel gayretler düzeyinde kaldığını ifade ederken, düşünsel çalışmaların sistematik hale getirilmesinin ve kurumsallaşmasının öneminin altını çiziyor.

 

İslam düşünce tarihinde eleştirel düşüncenin izlerini nasıl takip edebiliriz?

İndiği topluma tevhit inancını yerleştirirken Kur’an-ı Kerim’in izlediği yöntemlerden birisi, mevcut gayri sahih parametreleri mantıksal yollarla eleştirmektir. Tefekkür, tezekkür, te’akkul, tedebbür ve tefakkuh, düşünmenin Kur’an’daki farklı boyutlarıdır ve bu kavramsal zenginliğin muhtevasında şüphecilik, gözlem ve gerçeklikler önemli bir yeri tutmaktadır ve körükörüne taklit yerilmektedir. Geçmişten verilen örneklerde Hz. İbrahim’in yapmış olduğu akli argümantasyonlar hayli dikkat çekicidir. Bu örnekliğin izinde Hz. Muhammed (a.s.) putperestliğe ve bu temel üzere yükselmiş yerleşik düşünsel ve pratik düzene en köklü tenkitler getirebilmiştir.

Peygamberimiz sonrası dönemde artık vahiy kesildiği, nebevi rehberiyet de sona erdiği için, karşılaşılan meselelerin çözümünde Kur’an ve sünnetin takibi esas alınmakla beraber, mevcut dini müktesebatın yorumlanması sırasında doğal olarak ihtilaflar zuhur etmiş, doğrunun tespiti yolunda sahabiler fikri meziyetlerini ortaya dökmekten çekinmemişlerdir. Mesela biz asr-ı saadeti anlatan kaynaklarda Abdullah b. Ömer’i daha çok teslimiyetçi ve mutlakçı bir hâlet-i ruhiyede görürken, Hz. Aişe’yi genellikle analizci, tenkitçi hüviyetiyle hatırlamaktayız.

Daha sonraki dönemlerde ise bilinen sebeplerle heterojen bir fikri atmosfer oluşmuş, bunun neticesinde düşünce ve pratikte ekolleşmeler vuku bulmuştur. Bunlar arasında Mutezile mezhebi, akli yöntemleri ön plana çıkardığı için İslam düşünce tarihinde eleştirel düşüncenin yegane temsilicisi kabul edilir. Çok tekrarlanan bu tespit aslında bir tür indirgemeciliktir ve hakiki tabloyu bize göstermekten uzaktır. Mesela akılcı Mutezile’nin tam karşısındaki nakilci Hadis Ehli’nin büyük imamı İbn Teymiyye’nin külliyatına baktığımızda baştan sona sistematik bir rasyonel münekkit ciddiyetini müşahade ederiz. Hanefi ekolün dinamizminin yine en başından beri Mutezile’den geri kalır düzeyde olmadığı malumunuzdur.

 

Gelenekçi (Selefi, Medrese, Tasavvuf) düşücenin ürettiği bilgiyle, Kelam ve Felsefe geleneğin ürettiği bilgi arasındaki yarılmanın düşünsel sonuçları bahsedersek…

Bahsettiğiniz düşünce ve üretim biçimleri, biri nakil diğeri akıl merkezli iki ana geleneğe işaret ediyor. Sizin ifadenizle belki bir yarılma görüntüsü de olabilir. Fakat bunun mutlak bir ayrışma olmadığının altını çizelim. Örneğin her ikisi de nakilci olan selefiyye ve medreseye bugünden baktığımızda, medresenin tam da eleştirel düşünce zemininde selefiyye dogmatizmine alternatif bir bilgi üretiminin peşine düştüğünü görürüz ki kadim kelam metodu tam da buradan çıkıp gelişmiştir. Hâkezâ tasavvuf, o sezgici özelliğini belli süreçlerde felsefeyle buluşturmuş ve işraki ekolü meydana çıkartmıştır.

Aslında sıraladığımız bu nakli ve akli gelenekler kanaatimce varlığın farklı formlarına denk gelmektedirler ve beraberce ele alındıklarında anlamlı bir bütünlük arz etmektedirler. Marazi olan, bunların herbirinin süreçte etrafına duvarlar örmesi ve diğerlerini ötekileştirmesidir. Günümüzde bu yüzden bu geleneksel biçimleri kolaylıkla kategorileştirebiliyoruz. Gazali gibi, Razi gibi, İbn Teymiyye gibi hatta İbn Arabi gibi alim ve arifler bu duvarları yıkmak üzere ciddi hamleler yapmışlardı zamanında. Muvaffak olup olmadıklarını tartışırız. Ancak onların paradigma kurucular olarak anılmalarının gerisinde bu özellikleri yatıyor. Günümüz İslam düşüncesi belki de böyle müteşebbislere ihtiyaç duyuyor sıçrama yapmak için.

 

Erken dönem İslamcılarının düşünce formuyla klasik dönem düşünce biçimi arasında kopuştan/süreklilikten söz edebilir miyiz?

Ben bir sürekliliğin olduğunu savunanlardanım. Yeni söylenen bir şey yok aslında. Seyyid Ahmed Han’ın, Muhammed Abduh’un, Fazlurrahman’ın argümanları ister istemez İslam düşünce tarihinin kuytuda kalmış da olsa farklı köklerine uzanmak durumunda kalıyor. Onlar bu yüzden ifrat veya tefritlerine rağmen İslamcı diye adlandırılıyor. Hatta modernizmle malul akılcı fikir ve hareket adamları ile klasik dönemin akılcılarına mukayeseli baktığımızda, yöntemin yanısıra amaçta da benzerlikler olduğunu görürüz. Hepsinin gayesi İslam’a yönelik saldırıları defetmekti. Belki şöyle bir farklılıktan bahsedebiliriz: Eskiler orjinal sonuçlara ulaşabilmişler; bizim modernler ise saldıganların çözüm diye önümüze sunduğuyla yetinmişler. Tam olarak bize ait, içimizin sineceği neticeleri çıkarmada eksik kalmışlar.

 

Genel olarak İslam düşüncesinin bugün Müslümanların modern sorunlarına (siyaset, çevre, kadın, hukuk) çözümler üretebilme ihtimali var mı?

Pek tabii ki bu ihtimal var. Fakat yaklaşık yüz elli yıl önce başımıza gelen büyük travmanın yaratmış olduğu stres bozukluğu henüz atlatılmış değil. Düşünme zeminleri de sıhhatli değil. Çabaların bir kısmı zayi oluyor, bir kısmı çekişmelere kurban olup mahkum ediliyor. Bireysel gayretleri sistematik hale getirecek imkanlardan, kurumsallaşmalardan ne yazık ki mahrumuz. Çözümler üretilmiyor değil. Ama sathi kalıyor, güdük kalıyor. Evrenselleşemiyor. Oysa tüm insanlık bu çözümlere muhtaç. Baskın Batıcı düşünce kültürü de buna pek izin vermiyor, kendi formatına uymuyorsa hemen değersizleştiriyor. Sanırım zamana ve daha çok gayrete, çalışmaya ihtiyacımız var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir