İbn Sina’da Metafiziğin Konusu Problemi

İbn Sina, eserleri içerisinde bir külliyat niteliği taşıyan Kitabü’ş-Şifa’nın İlahiyyat kısmının giriş bölümlerinde metafiziğe ilişkin problemleri çözmek ve açıklığa kavuşturmak için uzun tartışmalara yer vermektedir. Bu minvalde o, metafiziğin konusuyla (mevzu), problemleri (metalib) arasında oldukça orijinal bir ayrıma gitmekte, zikredilen meseleye ilişkin karışıklığı gidermeye çalışmaktadır. İlk olarak İbn Sina, metafiziğin konusunun ne olmadığını tartışıp Tanrı’nın ve sebeplerin metafiziğin konusu içerisine girmediğini iddia ederek ispata çalışır. Bunun gerekçesi de Tanrı’nın ve sebeplerin varlığının metafizik tarafından müsellem olarak (postulat) alınmayıp ispat edilmekte olmasında yatar. Temel tez şöyledir; herhangi bir bilimin konusunun müsellem olarak verili olması gerekir. Yani Tanrı ve sebeplerin varlığı müsellem olmadığına göre, bunların varlığının metafiziğin konusu olması mümkün değildir. Bunlar ancak metafiziğin araştırma alanına giren sorunlardır. Ki bir ilim asla kendi konusunu ispatlamaz.[1]

Sonrasında ise İbn Sina metafiziğin konusunun ne olduğunu tartışarak, bu ilmin ilk konusunun “var olmak bakımından varlık” olduğunu zikreder. İlk sebep olan Tanrı ise, metafiziğin öncelikli araştırma konusu, yani problemidir. Çünkü varlığın varlığı metafizikte müsellemdir. Ve yine İbn Sina’ya göre Tanrı’nın varlığını ispat edecek ilim sadece metafiziktir, zira o en üstün ilimdir ve ondan daha üst bir ilim yoktur.

Ayrıca metafizik “varlığın arazlarını” ve “tikel ilimlerin ilkelerini (konularını)” inceler. Çünkü metafizikte tikel varlıkların hallerini inceleyen tikel ilimlerin konularının varlığı açıklık kazanır. Ve en nihayetinde “varlık” metafiziğin konusu iken Tanrı ise, metafiziğin meselesi, yetkinliği ve gayesi olarak tezahür eder. [2]

Bununla beraber İbn Sina’ya göre; onun sistem hiyerarşisinin ontolojik zirvesinde varlıkların ilk prensibi durmaktadır. Bir, hak, her şeyi bilen, her şeye kadir, cömert, sırf hayır gibi nitelikleriyle bu varlık bütün var olanların yüce ilkesidir. Metafizik disiplininin yüreğinde duran mesele esas itibariyle bu ilkenin niteliklerini, onun varlığının gerektirdiği biçimde belirlemek ve bu konuda her türlü gerçeğe aykırı iddia ve sanıları bertaraf etmektir.

Nihayetinde metafizik beş temel alanı kapsar gözükmektedir: 1) Genel ontolojik kavramlar, 2) Bilimlerin ilkeleri; temel metodoloji, 3) Tanrı ve sıfatları; teoloji, 4) Ruhani cevherler; melekler; angeloloji, 5) Gaye, nizam, hikmet öğretisi; teleoloji. [3]

Sonuç olarak denilebilir ki felsefenin en üstünü kabul edilen metafizik disiplininin konu, gaye ve problemleri üzerinde serdedilen değişik fikirler var ola gelmiştir. İbn Sina bu konu hakkında görüşlerini ifade ederken seleflerinden aldığı birikimi göz ardı etmemiştir. O, Aristoteles’te muğlak ve kopuk olan metafizik tariflerine, konu ve problemlerine net ve detaylı çözümlemeler getirmiştir. Aristoteles “metafizik” tabirini kullanmamıştır. Onun “metafizika” adlı eserine bu adı veren şarihi Rodoslu Andronikos’tur. Aristoteles bu eserinde araştırma alanını “ilk felsefe”, “teoloji”, ve bazen de “hikmet” olarak adlandırmıştır. Metafiziği bir teoloji olmanın ötesinde “var olmak bakımından varlığı konu edinen bir ontoloji olarak ele almakla birlikte, metafiziğin merkezine “varlık“ ve “birlik” kavramlarını yerleştirmiştir. Ona göre varlık, var olan her şeye aynı anlamda ait olan bir nitelik değildir. Kelimenin en gerçek ve tam anlamında var olan tek bir varlık vardır: “TÖZ”. Bütün diğer şeyler ancak tözle belli bir ilişkiden dolayı, yani tözün nitelikleri, tözler arası ilişkiler ve benzerleri olarak vardırlar.

Varlık için söz konusu olan, birlik için de söz konusudur. Var olan her şey birdir, bir olan her şey vardır. Ve birlik de tözün, niteliğin, niceliğin vb. söz konusu olmasına göre birbirine yakın, ancak farklı anlamlara sahiptir.[4] İbn Sina defalarca okumasına rağmen anlayamadığını ifade ettiği, Aristoteles’in Metafizika’sındaki bu ilmin amacını, ancak Farabi’nin “AĞRAZ” adlı eserine rastlayıp okuduğunda aydınlanmaya kavuşmuştur.

İbn Sina; Kindi’nin metafiziği teoloji temelinde ele almasını eleştirmiş ve sadece teolojiden ibaret sayılamayacağını ispat etmiştir. Kindi’ye göre felsefe disiplinleri içinde en değerlisi ve mertebe bakımından en yücesi ilk felsefedir. Çünkü sebebin bilgisi sebeplinin bilgisinden daha değerli olduğundan, her şeyin varlık sebebi olan “ilk gerçek’i” kendisine konu edinen ilk felsefe de felsefenin diğer bütün disiplinlerinin üstünde, onları kuşatan bir konumdadır.[5] Yani Kindi’nin metafiziği konusu Tanrı olan bir disiplin olarak değerlendirmesi onun aslında metafiziği teoloji olarak görmesi anlamına gelmektedir.

İbn Sina, pek çok konuda hocası sayabileceğimiz Farabi’nin ise metafiziği ontoloji şeklinde ele almasını yeterli görmeyerek, sentez biçiminde teolojik ve ontolojik temelli bir metafizik inşa etmiştir. Çünkü Farabi’ye göre metafiziğin ilk konusu, mutlak varlık ve genellikle ona eşit olan şey, yani “Bir”dir. Mademki mütekabillerin bilgisi birdir, bu durumda yokluk ve çokluğun incelenmesi de bu bilime dahil olur. Bu konular ve onların incelenmesinden sonra, var olan bir varlığın on kategorisi gibi bunların türü konumunda bulunan şeyleri; şahıs, tür, cins, münasebet bakımından bir ve bunlardan her birinin alt kısımları gibi birin türlerini ve aynı şekilde yokluk ve çokluğun türlerini de inceler. Sonra metafizik bilimi, kuvve, fiil, tam, eksik, neden, nedenli gibi var olanın ilişenlerini; hüviyet, benzerlik, eşitlik, muvafıklık, paralellik, münasebet ve benzeri gibi birliğin ilişenlerini; yokluğun ve çokluğun ilişenlerini ve sonra da bunlardan her birinin ilkelerini inceleyip araştırır. Cüz’i bilimlerin konularına ulaşıncaya kadar bu bölümleme ve ayrımlar devam eder. Böylece metafizik bilimi nihayete varır ki, artık burada bütün cüz’i bilimlerin ilkeleri ve bu bilimlerin konularının tanımları açığa kavuşmuş olur.[6] Ve en nihayetinde İbn Sina’ya göre varlık metafiziğin konusu iken; Tanrı ise, metafiziğin meselesi, yetkinliği ve gayesi olarak ortaya çıkmıştır. Yine tereddütsüz bir şekilde söylenebilir ki; metafizik disiplini İbn Sina’da tam ve teşekküllü haline gelmiş, metafiziğin konusu problemi daha önce bu denli net bir şekilde sorgulanıp cevaplandırılmamıştır. Çağlar boyu felsefe geleneğinde İbn Sina’nın tahtı sarsılmamış, mirası ise günümüzde takipçileri tarafından korunmakta, yeni ufuklara ışık tutmaktadır.

İbn Sina, felsefenin en önemli disiplini olan metafiziği, Aristoteles’ten sonra yeniden inşa eden filozof olarak adını tarihe şerh düşürmüştür.

Notlar:

[1] İbn Sina, Metafizik 1, çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004

[2] Ömer Mahir Alper, “İslam Felsefe Geleneğinde Metafiziğin Konusu Sorunu: Özgünlük Açısından Bir İnceleme”, İslam Felsefesinin Özgünlüğü, ed. Mehmet Vural, Ankara: Elis Yayınları, 2009

[3] İlhan Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, İstanbul: İz Yayıncılık, 2013

[4] David Ross, Aristoteles, çev. Ahmet Arslan, İstanbul: Kabalcı, 2011

[5] Mahmut Kaya, İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri, İstanbul: Klasik, 2013

[6] Farabi, el-İbane an Garazi Aristotalis fi-Kitabi Ma ba’det-tabi’a

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir