“Cumhuriyet modernleşmesi Osmanlı modernleşmesinin devamıdır”

Tarih alanında eleştirel kültürü canlandıran ‘Tarih-Lenk’ kitabıyla kendisini tanıdığımız, Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Y. Hakan Erdem’le Osmanlı Modernleşmesi etrafında konuştuk…

 

Osmanlı, Tanzimattan önce kendi iç dinamikleriyle toplumsal/siyasal beklentilerini karşılayacak bir yenileşme kararı verebilir miydi?

Tabii ki verebilirdi ve vermiştir de. Nizam-ı Cedit böyle bir kararın sonucudur. Rusya ve Avusturya’ya karşı girişilen ve özellikle Rusya’ya karşı yenilgiyle sonuçlanan savaştan sonra, 1792’de, III. Selim’in ne yapılması gerektiğine dair iki yüzden çok kişiden layihalar alması böyle bir arayışın sonucudur ve meşveret geleneğine uygundur. Burada bir dış dinamiğin olduğunu söyleyemeyiz. Layihalardaki, merkezî devletin güçlendirilmesi, eyaletlerin mütegallibe elinden kurtarılması, bunu yapabilmek içim yeni bir ordu kurulması ve/ya mevcut olanın ıslah edilmesi, yerli sanayinin geliştirilmesi/ kurulması gibi konular doğrudan modernleşme konularıydı ve on beş yıl kadar süren Nizam-ı Cedit tecrübesinde hayata geçirilmelerine başlanmıştı.


Tanzimat Fermanı’nın Osmanlı aydınının zihninde sahih bir karşılığı var mıydı?

1839 Tanzimat Fermanı’nda, Osmanlı aydınına yabancı gelecek hiçbir unsur yoktu. En çok sözü edilen, Gayrimüslim-Müslim, tüm tebaa için can, mal, namus ve ırz konularında verilen garantiler, kesinlikle eski Osmanlı yönetim anlayışına aykırı değildi. Hatta III. Selim dönemindeki Vüzerâ Kanunnamesi’nde aynen bu şekilde ifade edilmişlerdi. Aslında, Tanzimat Fermanı’nda, daha önceki Osmanlı uygulamaları açısından herhangi bir kopuş görmek mümkün değildir. Tanzimat Ferman’ı için sıklıkla yapılan bir yanlış değerlendirme, bu ferman ile Müslim ve Gayrimüslim eşitliğinin sağlandığı yolundadır. Bu eşitlik 1856 Islahat Fermanı’na aittir ve imparatorluğun Müslümanları arasında, Müslümanların geleneksel üstünlüğünün kalkması olarak yorumlanmıştır. Osmanlıda, Kuleli Vakası ile başlayan ve Genç Osmanlılar ile devam eden muhalefete de, bu hissiyatın Müslüman aydınlar nezdindeki bir yansıması olarak bakılabilir.


Cumhuriyet modernleşmesi Osmanlı modernleşmesinin bir devamı mı, yoksa bir anlamda kopuş mudur?

Modernleşme anlık bir değişim değil, modern öncesinden moderne geçişi sağlayan ve zamana yayılan bir süreçtir. Bürokratik merkezileşme, ekonomide parasallaşma, daimî ordu bulundurma ve buna çoğunlukla eşlik edecek şekilde vatandaşların askere alınması veya zorunlu askerliğin getirilmesi, okullaşma, devletin eğitim alanına girmesi, eğitimin zorunlu hâle getirilmesi, sınırların iyice belirlenmesi ve korunması, ülke içinde entegre olmuş bir pazarın oluşturulması, iletişim ve ulaşım imkânlarının sağlanması, ölçülerde ve tartılarda standart getirilmesi, okuyan bir kamuoyunun ortaya çıkması, sekülerleşme, vatandaşlığın icadı ve devletin bir vatandaş tasavvuru olması ve tabii ki bunların hepsi için gerekli olan hukukî çerçevenin belirlenmesi gibi unsurları olan bir süreçten bahsediyoruz.

İmparatorluğun son zamanlarındaki Osmanlı toplumu modern öncesi bir toplum olarak görülemez, artık modern bir toplum olmuştu. Dolayısıyla, Cumhuriyet modernleşmesi Osmanlı modernleşmesinin doğrudan devamıdır. Hatta bu ikisi arasında bir ayrım yapmak, modernleşme tarihi açısından çok anlamlı olmayacaktır. Kurumsal açıdan bakarsak, ordu, anayasa, kanunlar, mahkemeler, Danıştay ve Yargıtay, ilkokuldan üniversiteye okullar, parlamento, siyasi partiler, hep Osmanlı modernleşmesinin ürünüdür.

 

Tarih, Cumhuriyetten bugüne üzerinde en çok spekülasyon yapılan alanlardan biri oldu, gelinen noktada tarihimizle ne kadar yüzleşebildik?

Yapay olarak öğrenilen ve öğretilen ortak bir bellek olarak tarih, Türkiye’de siyasî iktidarların kendi başına bırakmaya gönüllerinin elvermediği bir alandır. Bu, belki her toplumda bir dereceye kadar böyledir. Sonuçta, müfredat yoluyla okullarda nesillerin, geçmişin ne kadarını, nasıl öğreneceğine karar verilmesi gibi bir olgu vardır. Türkiye’yi pek çok ülkeden farklı kılan ise, devletin tarih eğitimine, Türk Tarih Tezi ile şahikasına çıkan müdahalesinin çok ağır elli olması ve bariz bir şekilde akademik tarihle çelişen, tarihî vesikalarla desteklenemeyen konuların zorunlu olarak nesillere öğretilmesidir.

Bunun bir sonucu, Türk vatandaşlarının tarih bilgisiyle, diğer ülke vatandaşlarınınki arasındaki makasın çok açık olması olmuşsa, bir diğer sonucu da okullarda öğretilen tarihe karşı derin bir güvensizlik ve inanmama hâli olmuştur. Bunun sonucu ise “alternatif tarih yapıyoruz, doğruları biz söylüyoruz, okuldan öğrenemeyeceğiniz tarih burada” türündeki pazarlama taktikleriyle halka hitap edilmesi ve bunların getirdiği çeşitli savrulmalar olmuş, komplo teorilerine açık bir kitle oluşturulmuştur.

Ben, geçmişle yüzleşilemeyeceğini ancak mümkün olduğunca anlamaya çalışabileceğimizi fakat tarih literatürü ve tabii ki tarih adına yapılanlarla yüzleşebileceğimizi ve yüzleşmemiz gerektiğini düşünürüm.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir