Haklara Sahip Olma Hakkı

İki dünya savaşı arasında, çok etnikli imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya çıkan milyonlarca azınlık ve devletsiz/uyruksuz bireyin, ulus devletler tarafından fuzuli ve gözden çıkarılmış varlıklar biçiminde muamele görmesi Hannah Arendt için büyük bir travmadır.

İçinde serpildiği küresel siyasi durum nedeniyle Arendt, haklara sahip olmak diye bir hakkın varlığından söz etmektedir (Totalitarizmin Kaynakları – dokuzuncu bölüm). ‘Haklara sahip olma hakkı’nı siyasi bir hak ve siyasi bir topluluğa üyelik biçiminde kurgulamakta, böyle bir hakkın daha önce insan hakları arasında zikredilmediğini belirtmektedir. Onun için onsekizinci yüzyıl kategorileri içinde böyle bir hak dile dahi getirilemezdir, çünkü hakların doğrudan insan doğasından doğduğu varsayılmaktadır. Arendt için haklara sahip olma hakkının bizzat insanlık tarafından garanti edilmesi gereklidir fakat bunun insan rasyosunda mı, bir ahlak ilkesinde mi ya da kozmopolit bir hukukta mı temellendirileceği muğlaktır .

‘Haklara sahip olma hakkı’ ifadesinin içinde yer alan iki ‘hak’ kavramının da farklı ayrımları varsaydığı kabul edilir.

a-İlk ‘hak’, insanlığa atıfta bulunur ve insanlara bir topluluğun mensubu ve bu topluluk altında yer almaya hak kazanmış insanlar olarak muamele etmeyi içerir (bir çeşit üyelik talebi).

b-ikinci ‘hak’, yasal topluluğun üyesi olan kişilerin karşılıklı yükümlülüklerini birbirine bağımlı kılan hakları içerir. Bu kullanımda, (1) hakları kullanmaya yetkili kişi, (2) bu yükümlülüğün üzerine ödev yüklediği diğer kişiler ve (3) bu haklara ilişkin talepleri korumak ve yasal kurumlarca uygulamak görevini taşıyanlar arasında seyreden üçlü bir ilişki tespit edilmektedir (Benhabib, S).

Burada Arendt’e yönelik en kritik eleştiri ise, ilk ifadede içerilen ‘hak sahibi olarak kabul edilmek için’ başvurulan kişiler muğlak kalmıştır, talebin muhatabının kim olduğu bilinmemektedir –her ne kadar bu muhatabı bizzat insanlığın kendisi olarak tanımlamış olsa bile, temellendirmemiştir. Arendt’in haklara sahip olma hakkını, yani örgütlü bir insan topluluğunun bir üyesi olarak kabul edilme durumunu daha ileri bir felsefi ilkeden yararlanarak bir temele oturtmayı başaramadığı düşünülmektedir (Benhabib, S).

Arendt’in insan haklarını siyasi bir hak olarak kurgulaması ve buradan hareketle vatandaşlığın yitirilmesini topyekun insan haklarının yok olması olarak kabul etmesi, dehşet uyandıran tarihsel tecrübelerle de doğrudan ilgilidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir