Philippe Lacoue-Labarthe – Fabl (Edebiyat ve Felsefe)

Burada felsefeye, “biçimine” dair bir soru yöneltmek, ya da daha doğru bir ifadeyle felsefenin üzerine bir şüphe düşürmek istiyoruz: Ya felsefe en nihayetinde edebiyattan başka bir şey değildiyse? Aslında felsefenin -metafiziğin- genelde nasıl bir ısrarla kendini edebiyat dediğimiz şeyin karşısında tanımladığını biliyoruz. Bilhassa Nietzsche’den beri, metafiziğe karşı verilen mücadelenin ne dereceye kadar, hassaten edebi olan bir gayretle kol kola yürüdüğünü ve hatta kendini bu gayretle özdeşleştirdiğini de biliyoruz. Felsefenin “başlangıcından” beri içinde tuttuğu saf söyleyiş (kastetmesi gereken şeye karşı tamamen şeffaf olan bir söz ya da söylem: hakikat, oluş[1], mutlak vs.) hayali ve arzusundan, hep bir metin ve yazım sürecinden geçme gerekliliğinden dolayı ödün verilmemiş midir? Ya da aslında kendine ait olmayan ve genelde ne kontrol etmeye ne de üzerine düşünmeye gücünün yettiği anlatım biçimlerini[2] (mesela diyalog ya da anlatı) mütemadiyen kullanmaya mecbur kalmamış mıdır? Diğer bir ifadeyle, esas mesele bu sessiz ve derinden işleyen metin saplantısını sorgulamaktır. Belki de bu metafiziğin en köklü saplantılarından biridir ve her fırsatta en derin sınırlarından birini daha ifşa eder.

Bu şekilde konuşmak söylediklerime birkaç şerh düşmeyi gerektiriyor:

1.
Bu sorgulamanın Derrida düşüncesine ne kadar borçlu olduğunu ilk bakışta görebiliriz. Daha yolun başındayken kısaca izah etmeden geçemeyeceğiz. Saf söyleyişin, yazının zapturapt altına alınmasıyla ve dolayısıyla da mevcudiyet olarak oluş düşüncesiyle [la pensée de l’être comme presence] alakalı olduğu ölçüde, burada metafizikten duyulan şüphe Derrida’nın şüphesiyle aynıdır. Sonuç olarak, bu şekilde tanımlanan bir metafizik artık açıkça Heidegger’in anladığı anlamda metafizik değildir. Daha doğrusu, bizzat Heidegger bile artık metafiziğin hanesine yazılabilir. Ancak burada tabir-i caizse doğrudan tartışma konusu olan “haddi zatında” yazı değilse, tam olarak aynı soruyu soramayız. Aslında her şey edebiyattan ne anladığımıza bağlıdır: (gramma, iz, işaret, kayıt… yazı anlamlarına gelen) yazını mı anlarız, yoksa en geleneksel ve en çok kötülenen (dahası bu geç kalmış bir anlamdır), “gerisi edebiyat”[3] derken kullandığımız anlamıyla sadece edebiyatı mı anlıyoruz. Bu sıradan ve aşağılayıcı, ancak oldukça açıklayıcı anlamıyla edebiyat öncelikle uzunca bir süredir adına kurgu demekte olduğumuz şeye işaret eder.

2.
O halde kendimize nispeten basit bir ödev veriyoruz. Metafiziğin bizzat sorumlusu olduğu bir ayrıma yaslanarak, metafiziğin üzerinde mutlak hâkimiyet kuramadığı ve tamamen onun olmayan her söyleme mütemadiyen yönelttiği bir suçlamanın, metafiziğe ne derece yöneltilebileceğini sormamız gerekiyor. Öyle bir sormalıyız ki metafiziğin kendi söyleminin edebiyatın söyleminden en nihayetinde radikal biçimde farklı olmadığını gösterebilelim. İşte bu yüzden Derrida’dan ziyade Nietzsche’ye, yani açıkça (metafiziğin Platonculuğa indirgendiği) daha sınırlı ve (içinde sadece görünüm sorusunun sorulacağı) daha yüzeysel bir tartışmaya atıfta bulunacağız. Ancak eğer, Derrida’nın da kesin bir şekilde gösterdiği gibi, metafiziğe geri (içine, hatta diyebiliyorsak arasında demek zorundayız) döndürmek üzere yine metafiziğin bir kavramını sahiplenmek, kendini daha işin başında – artık o her ne ise -“kapanışın” dışına çıkma ihtimalinden mahrum bırakmak ve bıkmadan usanmadan, umutsuz bir şekilde “wasteland”e – birbirini takip eden ve belki de takip etmeyi hiç bırakmamış olan çöle – doğru ilerlemekse bu tartışmanın ciddiyeti artabilir.

3.
Öyleyse ortaya attığımız soru aynı zamanda metafiziğin “tamamlanışı” sorusudur. Zorluğuyla ve hatta kaçınılmaz imkânsızlığıyla: felsefeye, edebiyat sorusunu, sanki “dışarıdan” sorulmuş bir soru gibi soramayız. Aynı şekilde soruyu tamamen ortaya serip[4], en son sınırına kadar götüremeyiz. Zaten önce bir dışarısı olması lazım. Bir şekilde dışarısına ulaştık diyelim, bu dışarısının “ortaya sermeyi” kabul ettiği ne malum. Yani anlatımı, külliyen metafizik olan Darstellung’u[5]: sunum[6], örtüsünü kaldırma. Hakikat söylemi de diyebiliriz buna. Anlatım o halde soruyu sormamak demek oluyor. Soruyu sormak da anlatıma müsaade etmiyor. Çünkü anlatım sorusunun kendisini anlatmak imkânsızdır. Ne geri kalan bölümdeki gerekli süreksizlik ya da tam olarak anlatımla alakalı bir yorum zorluğundan dolayı önceden bahane üretmeye çalışmıyorum. Hatta ne de (kendini silmek, yok etmek ve tanımladığı şeyi de kendi haline bırakmak konusunda bu söylem umutsuz vaka olsa da) felsefenin dilini kullanma mecburiyetiyle içine düştüğümüz ikilem yüzünden. Bunlardan ziyade, sorunun tamamını kat edemeyeceğimizi ve bilhassa tersine çeviremeyeceğimizi göstermek gerekir. Tam bir titizlikle yapılması gereken şey budur. Ancak eğer edebiyatın (metafizikten başka bir şey için var oluyor mudur edebiyat) yazı çalışmasının ötesine geçip metafizik modelde anlaşıldığı haliyle düşünceye uzanma arzusu tarafından mütemadiyen kat edildiğinden şüphe etme, ya da diğer bir ifadeyle edebiyatı bir ideoloji olarak görme cüretini gösterirsek, bu operasyonu diyalektiğe dönüşmekten koruyabilir miyiz?

4.
Tüm bu sebeplerden dolayı nihayetinde şu açıkça görülebilecektir: bırakın soruyu “ele almanın” imkânsızlığını, soruyu sormanın meşru olup olmadığını kendimize sormak bile imkânsızdır. Sadece sorunun neye ilişkin olduğunu görebilmek için soruyla ilişkiye geçebiliriz. Böyle bir girişimin imkânlı olma koşullarıyla ilgilenen transandantal görüşlerden onu sakınmamız şartıyla, bu bir tür “hazırlık çalışmasıdır”.

 

“La Fable (Littérature et philosophie)” (1970), Le Sujet de la Philosophie, s. 9-12.

Fransızcadan çeviren: Ömer Faruk Peksöz

 

 

[1] Burada “varlık” yerine “oluş” demeyi tercih ettim.

[2] modes d’exposition.

[3] Türkçe’de “gerisi hikâye” anlamında.

[4] Fransızca’da déployer. Katlanmış bir şeyi açmak.

[5] Temsil, İngilizce ve Fransızca’da representation. Yeniden mevcut hale getirme.

[6] Yine presentation. Mevcut hale getirme.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir