Post-yapısalcılıkta Anlam Sorunu

Post-yapısalcılıkta anlam, semantikte ele alınan anlamla aynı olmadığı gibi anlam incelemeleri de benzer değildir. Şüphesiz post-yapısalcı görüşler, semantiğin verilerinden “yararlanmakta” ve bu verileri “kullanmakta”dır. Fakat bu yararlanma ve kullanma, anlamın aleyhine işletilerek; anlamın kesinliğini, varlığını, tehdit eden bir unsur olarak görev yapmaktadır.

Yapısalcılık kavramının ortaya çıkışına bakıldığında ise; F. Saussure’ün ‘yapı/yapısal/yapısalcılık’ kavramını kullanmadığı, kuramını açıklarken daha çok sistem kavramına müracaat ettiği görülür. F. Saussure’ün maksadı; dili kendi başına ve kendisi için tahlil ve tenkid ederek, dildeki küllî yasaları ortaya çıkarmaktı. Onun dilin yasaları için vaaz ettiği görüşler, bir yöntem dahilinde ilgi ve uygulama sahası genişletilerek ele alındı. Böylelikle F. Saussure sorasında yapısalcılık, Metin araştırmalarından Antropolojiye geniş bir faaliyet sahasına tatbik edilmiş oldu.

Post-yapısalcılık kendisini ifade ederken Yapısalcılıktan devraldığı mirası farklı eksenler üzerinde sürdürdü. Farklı eksenler üzerinde sürdürdü dedik zirâ Post-yapısalcılar, Yapısalcılığın öne sürmüş olduğu kuramları kısmen devam ettirdilerse de bunları değiştirip dönüştürmüş daha doğru bir ifadeyle Yapısalcılıkla “aralarındaki bağlar”ı bir kopuşun vuku bulduğu tepkiye taşımışlardı. ‘Öznenin, Tarihselciliğin, Felsefe’nin Anlam’ın’ tenkidi, Yapısal mirastan Post-yapısalcılığa kalan bakiyelerdi. Post-yapısalcıların devraldığı anlam sorunu, F. de Saussure’ün anlamlama ve göstergelerin nedensizliği kuramsal ilkesine dayanıyordu. Bu ilkede iki temel husus vurgulanıyordu. İlki, dil göstergelerinin içtimaî boyutu. Yani göstergelerin içtimaî muvadaa ya (uzlaşıma) bağlı oluşu, ikincisi; dildeki gösterenin (seslerin) gönderilene (kavrama) bağlanmasının zorunsuz oluşuydu. Anlam ise sabit, önceden belirlenmiş olmayıp dil göstergesi içindeki konumuyla şekil alan bir şeydi. Yapısalcılığın anlam vurgusu anlamın önceden verili olduğu, değişmezliğine karşı gelişmişti. Post- yapısalcılar için bu noktadan başlayarak işi daha ileriye götürmek pek de zor olmadı. Roland Barthes, dilin gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin zorunlu olduğunu fakat asıl zorunsuzluğun gösteren ile gönderge (gerçeklik) arasında olduğu iddiasıyla F. de Saussure’e karşı çıktı. Dolayısıyla zorunsuzluğu, dil ve gerçeklik arasındaki kadîm tekabüliyet aleyhine taşımış oluyordu.

Batı’da zuhur eden dönüşümler, dilin dünya ve tefekkürle girişmiş olduğu sahih muhavereyi parçalamıştı. Bu parçalanmayla birlikte Post-yapısalcılıktan evvel bir sorgulama ihtiyacı hâsıl olmuştu. Bu noktada Yapıbozumculuğun önderi olan J. Derrida’nın ‘Söz-merkezcilik’ görüşü, parçalanmışlığı az bularak bozmaya, bunu yok etmeye yöneldi. J.Derrida, Yapısalcıların dilde yapıların çalışma düzeninde tespit ettikleri kavram çiftlerinin olguları anlamlandırırken ve zihnimizde tarafsız olarak kurulmadığını bilâkis, bunların bir hiyerarşi tesis edip dilde örgütlenerek yansıttıkları bir şiddetin olduğu söyleyerek Yapıbozumcu görüşün temel sorununu çizer. Hiyerarşi içindeki kavram çiftlerinin varlığı çoğu kez politik ayrımcılıkları en temel düzeyde besleyen metnin malzemelerini sağladığı söylenir:

“(…) Akla ilk gelen örnekler, siyah/beyaz kavramsal çiftinin ırk aynmına yaptığı katkı; erkek/kadın çiftinin cinsiyetçi ideolojinin oluşumuna yaptığı katkı; durağan-lık/gelişme çiftinin ikincisinin lehine işlemek suretiyle emperyalist politikaların meşrulaştırımına yaptığı katkı; zaman/mekan ayrımının zihin/beden karşıtlığının vesair tüm kavramsal çiftlerin dilde örgütlenerek gerçekliğe yansıttıklan şiddet…” J. Derrida’nın kavram çiftleri hakkında görüşleri için yapılan “sadece aklın ve felsefenin totalitarizminden kurtulmak ve buna karşı bir çıkış yolu aramak” şeklindeki izahlar, ne kadar doğru bakış açısına sahiptir?

J. Derrida’nın öne sürdüğü görüşler daha ziyade Metin incelemelerinde uygulama sahası buldu. Metin incelemelerinde “özgürleştirici bir güç” olarak sunulan Yapıbozumcu tarz; anlamı göstergelerin belirsiz, ele geçirilemeyen, sonsuz oyunu olarak tanımlar. Ayrıca anlamı sabit olarak belirleyemememizin, dilin zamana ilişkin bir süreç olmasından kaynaklanan yönüne bağlar. Post-yapısalcılık-Post-modernizm (Madan Sarup, bu iki kavramın müteradif anlamda kullanıldığını belirtir) ve Yapıbozumcu eğilimin müşterek tarafları; Anlam’a, Temsil’e, Gerçek’e, Doğruluk’a, Hakikat’e..vb karşı geliştirdikleri tavır ve tutumda birbirlerine benzemeleridir. Bir diğer taraf da Kıta Avrupasının kendi içindeki çatışma eksenini oluşturmalarıdır. Şüphesiz bunlar kendilerine ‘felsefe ‘akım’ ’yönelim’ ekol.. vb adlarla tanımlamaktan kaçınmakta daha ziyade kendilerine “tamamlanmamış bir proje” olarak görmekte ve öyle takdim etmektedirler.

Anlam sorunun sadece bir bilimsel çerçeve ile sınırlı olmadığı, daha geniş alana yayılarak hayatımızın her tarafına sirayet eden bir hastalığa döndüğünü söylememiz, çok da “anlamsız” olmayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir